26 Mart 2014 Çarşamba

TONAMİ

Çelik-beton yüksek bir oteldeyim. Kısa bir süre için. Belki bir gün. Buradan geçerken. Büyük, kare pencerenin kusursuz, çıplak çerçevesinden okyanusa bakıyorum. Çamur gibi. Kahverengi. Kıyısı düz bir kaya zemin, sert, koyu kahve. Pencerenin çelik çerçevesi ve bu çamur kahverengi. Algımda başka hiçbir şey yok. Sudaysa birkaç kişi. Açıklarda irileşmese de tekin görünmeyen dalgalarla oynaşan biri. Kıyıda su çizgisinde de bir iki genç. Siyah.

Aşağıda belki bir kat üstünden baktığım iri başlı bir palmiye. Yaprakları top biçiminde budanmış.

Okyanus arada kendine göre hafif bir şamarla kıyıya vuruyor, hışımla da geri çekiliyor. İnsanlara nerdeyse feleğini şaşırtmaya yeter; hâlâ oyun duygusuyla ama buna korku da karışarak sudan çıkacak gibi oluyorlar ama çıktıkları yok –hemen su çizgisinde sırtüstü uzanan rastalı genç adam.. girdaptaki izmarit gibi dönüyor ama gülmeye devam ediyor.

Hoparlörden yabancı bir dil yükseliyor. Uzun uzun bir şeyler anlatıyor. Yakalayabildiğim tek kelime tonami (vurgulanan, ikinci hecesi; toNAmi gibi). Tsunamiye böyle diyorlar demek diyorum. Kuru, ciddi bir ses. Belki 20-30 kelimede bir tonami tekrarlanıyor.

Bu su tekin değil. Meşum. Ama içindekiler hep orada.

Dalga vurduğunda yeterince yüksekte olur muyum? Otelin temelleri tsunamiye dayanabilir mi? Ama zemin göründüğü gibi kaya devam ediyorsa..

Korku değil. Sanki böyle bir durumda düşünülmesi yerinde olacak olan bu olduğu için aklımdan geçer gibi.

Bir tsunami dalgası kaç metre yükselir ki?

Duyuru tekdüze devam ediyor.

Başımı sola çevirdiğimde kaynağıyla yüz yüze geliyorum. Beyaz bir gezinti teknesiymiş. Bembeyaz. Bakımlı. Tonami sözcüğü kim bilir kaçıncı kez tekrarlarken gözüm açık, ufak bir kamara penceresinin pul gibi çerçevelediği bir çifte takılıyor. Yaşlı bir erkekle genç bir şehvetle öptüğü yaşlı kadının başları. İkisi de beyaz, yüzleri kırışıklar içinde. Ama erkek öyle genç bir neşe içinde ki.


Buymuş demek diyorum. Tonami. Ton ami.

.

22 Mart 2014 Cumartesi

BİR ZEN MESELİ

Adam kurtulmak için atlamış kayığa, küreklere asılmış da asılmış. Zaman geçmiş, hiçbir yere varmamış.


Palamarı çözmemişmiş.

.

19 Mart 2014 Çarşamba

DİNGİN ATEŞ


Joseph Goldstein yol arkadaşı ettiğim kitabı Mindfulness’te kuşkunun iki türünden söz ediyor. Araştıran, sorgulayan, bizi önümüze geleni, ele aldığımızı dikkatle incelemeye iten yararlı şüphe. (Duyduğumuz her şeye dogmatik bir inanç beslemeyi böyle bir kuşkuyla nasıl istemiyorsak o andaki görüşümüze uymuyor diye başka yaklaşımları otomatik olarak bir kenara itmeyi de istemeyiz.) Ve ikircik, kararsızlık, belirsizlik yaratan ayak bağı şüphe. (Bir yazar, kuşkunun böylesi için “Şüpheyi hayat felsefesi olarak benimsemek, ulaşım aracı olarak hareketsizliği seçmeye benzer” demiş.)

Suyum bazen bulanıyor. Dibinde her zihinsel engel gibi kılıktan kılığa giren bu kuşkuyla yönümü yitirdiğim oluyor, bulma isteğim de güçsüzleşiyor. Yol olmaktan çoktan çıkmış alışkanlıkların tekrarına yuvarlanıyorum.

Çamurlu yamaçta ayağın kayıp kıç üstü oturmak gibi. Sırasıyla afallıyor, korkuyor, yılıyor, kızıyor, gülüyorum.

Ruhsal kramp (onun da çeşidi bol; bıçak gibi saplananından uçsuz bucaksız bir atalete kadar) şiddetini azalttığında (hep azaltır, sen yeter ki bunun üzerine bir şeyler bina edip yapay bir şekilde kalıcı kılma) doğrulup kuruyan çamurları silkelediğim gibi yoluma gitmek üzere.

*
Kırık bileğiyle babamı uzun boylu yalnız bırakamadığımdan çoğunlukla evdeyim. Defter kalem, kitaplar, müzik, sessizlik, dolu boşluklar.. Niyetin beslenmekse kaynağını bol uyaranlı dışta da bulursun, görünürde hiçbir şey olmayan içte de. İş ki iştahın yerinde, ateşin harlı olsun. Önünde bir havuç, şartsa gerinde de kamçı oldukça her şeyi her şeye dönüştürür, hiç yoksunluk çekmezsin.

*
Şu sıra Goldstein yalnızca yol arkadaşım değil, boş bir çuval gibi yığıldığım, köre düştüğümde tırabzanım da. Doğrulduğumda odaklanmışlığımı, berraklığımı, yaşama heyecanını babamın dağılan kemiklerini toparlayan ortopedist gibi hizalıyor. Gözlerim yeniden ışıyor.

*
Fotograf çekmeyi özlüyorum bazen. Ağımı atıp saatlerce dolanmayı. En umulmadık anda karşıma çıkan bir şeyle soluk soluğa kalmayı. Eli boş dönmek de işin parçası. Bir balıkçı-fotografçı olmayı.

Salona elimde ufak kamerayla gittim. Sağa sola bakındım. Bir ışık oyunu, gölgelerin cilvesi.. Sataşacak şey arayan kedi yavrusu gibi dolanırken gözüm şöminenin tırnağındaki buzlu cam mumluğa gitti. Oynadım. Dibinde ufacık kalmış turuncu mumu yaktım. Hem ışık hem yüzeyin hareketiyle her anı farklı bütün bir dizi yakaladım.

Aralarından birinin adını da dingin ateş koydum.

*

“Her şey gelir, motivasyonunuza dayanır.”

.

15 Mart 2014 Cumartesi

BÖREK

“Yufkayı altıya böl” diye yazdı sütkardeşim.

O, tarifin geri kalanını yazarken bilgisayarı bırakıp körelmiş bir kurşunkalem çektim, bir kağıda daire çizip nasıl böleceğime baktım. Oluyordu.

“İçi yayıp bunları dörde katla.”

“Dur bir dakika. Üçgeni nasıl dörtgene katlayabilirim ki?.”

Chat penceresinde bir “ayy” belirdi. Ardından telefonum çaldı.

Epey bir zaman gülmesinin yatışmasını beklememiz gerekti. Sonra derin bir nefes alıp “220 V’u 6 V’a çevirmek” dediğim bilişsel transformatörlük devresini harekete geçirdi ve tıpkı yol tariflerinde olduğu gibi bilgiyi benim anlayacağım şekilde aktardı. Olabildiğince ayrıntısız, madde madde, basit. (İçin yayılmasından sonra yufkanın katlanması faslında Louis de Funes’in bayıldığım filmini hatırladım. Kurtulmaya çalıştığı cesedi halıya sarış sahnesini. Bir yandan da, şimdi anladım diye diye birbirinin yerine geçirdiğim geometrik hayaller belirip kaybolmakta, üçgen yufkalar, tasavvurumda sigara böreği, Havana purosu, kibrit kutusu ve sedir minderi biçimlerine girip çıkmaktaydı.)

Sabah, okulla ilgisi ders yılı başında satın alınan yepyeni şeylerle sınırlı öğrenci hevesiyle alışverişe çıktım.

*
Yemek, mutfak benim için hiçbir zaman kayda değer bir algı kapısı olmadı. İlgi konusu, başarı hedefi, geniş anlamıyla bir dil, ifade yolu. Estetik ve damak incelmişliği. Törensellik. (Dayanamadığım açlık hissinin yerini hoş bir tokluğa bırakmasından ibaretti.)

Olmadı çünkü bedeninde yaşayan biri olmadım.

*
Diğer şeyleri tezgaha bırakıp yufkaya baktım.

Bir ay önce 55 yaşına bastım ve bu benim ilk yufka alışverişim.

Bazı konularda geç inkişafın hoş yönü, deneyimi aralarında on yıllar olan iki kişi halinde yaşamak.

Plastik torbasını, ilk açık kalp ameliyatına giren cerrahın yürek pırpırıyla kestim. Diğer beş tanenin arasından çektiğim yufkayı derin bir zarar verme, örseleme korkusuyla ayırdım. Bebek kucaklama ya da çiçekçi işletme fikrinin uyandırdığı aynı korkuydu.

Yaşaması ya da ölmesi hoyratlığımın derecesine bağlı narin bir varlık gibi keseceğim yüzeye yatırdım.

“İkiye katla, yani bir yarım daire yap. Onu üçe bölmek daha kolaydır.”

Uzak durduğum şeylerden biri de tiril tiril bir kesinlikle sonuçlanması beklenenler. Ütüyü bunun için sevmem. Başarısızlıkla yüzleşme ürküntümü ta başından buruşukluk ardına gizlemek isterim.

Aslında, dedim, kutup ayılarını düşünebilirsin. Bütün o hantallıklarıyla yavrularını ordan oraya kazasız belasız taşıyabilmelerini.

Çok da eşit olmayan üçer parçaları sonuna dayanan sabrımla ikizlerinden ayırdım. (Sabrın geniş başlayıp böyle birden tükenivermesi, son harflerinin feci sıkıştırılarak sığdırılabildiği el yazısı ilanları hatırlatıyor.)

Uçları bir üçgeninkine çeşitli şekillerde en az benzeyen altı yufka parçam vardı şimdi.



İçi koyup dörtgenden kastın her iki yorumuna göre katladım; yandan ve üstten görünüş. Böylece çeşitli uzunluk ve yükseklikte altı börek adayım oldu.


Yanlışı nerede yaptım, bilemiyorum. Fakat sonuç, babamın “Eline sağlık kızım, olmuş işte” demesinin ancak çabama duyduğu şükranın derinliğini gösterdiği bir fiyasko oldu.