5 Ocak 2014 Pazar

AMİGDALADAN PREFRONTAL KORTEKSE

Debriyaj dediğim ara vermenin, harekete geçmeden durup bakmanın nöro bilimsel açıklaması beynin iki bölgesi arasındaki ilinti.

Alışkanlıklara bakan, düşünmeden hızla bunları devreye sokan, maaşını limbik sistemden alan amigdala (otomatik pilot) ile enine boyuna muhakeme ile gelişen prefrontal korteks.

Bir tetikleyici ile otomatik tepkinin başlangıcı arasında göz açıp kapamalık bir süre saptanmış. Debriyaja basacağım an tam da bu. Fırsatı kaçırırsam amigdalada kayıtlı pekiştirilmiş davranışım, tepkim, zembereği boşanmış soytarı gibi kutudan fırlıyor.

Hangisi daha kolay? Orman yangınıyla mı uğraşmak, ateşi o hale gelmeden daha kıvılcımken mi söndürmek?
Bir kez daha ham irade gücüyle farkındalık arasındaki fark.

İradeye ateş almış yürümüşken başvurmanın hiçbir yararı yok. Mesela çileden çıkmış, öfkeden (ya da başka bir negatif duyguyla) kudurmaktayken.

Elime çok daha az çaba gerektiren farkındalığı aldığımdaysa yapacak çok şey var.

Bir şeyi canlandırmakla gerçekten yapmak arasında beyinde ateşlenen bölgeler açısından pek bir fark olmadığı da ilginç yeni bulgulardan. Zihinsel ya da fiziksel herhangi bir beceri geliştirmede bu yabana atılmayacak bir özellik.

O zaman serinkanlı olduğum vakitler bilmece çözer, Sudoku yapar gibi durumlar canlandırarak tavır değişikliğine çalışabilirim. Bu beni benzeri durumlara hazırlıklı kılar. Kuklası olmak üzere otomatik pilota geçirilmeden önce debriyaja bastığımda neye bakacağımı daha bilir hale getirir.

Getiriyor.

Huyum bellediklerimi kader olmaktan çıkarıyor.

Durup geri çekilip kalıbı bir kez kırmak, bu işlemin gücünü göstermeye yeterli. Sonrası iştah, ilgi ve merakla kendiliğinden geliyor.

Hayatıma geçirecek, kendi keşiflerimle harmanlayacaksam okumanın yararları işte. Son zamanlarda ardı ardına karşıma çıkan kitapların açtığı kapılar.

.

4 Ocak 2014 Cumartesi

NAHOŞA TAHAMMÜL

İri ya da ufak, istemediğin bir şeyle karşılaştığında ne oluyor?

Kaçınmaya bakıyorsun.

Peki kaçınılmaz olduğu ve sürüp gittiğinde?

Bu bir görevse gölgesini kabuslaştırarak ertelemeye, içine düştüğünde kafanı kuma gömmeye, uyuşturmaya, iyice köşeye sıkıştığında da kendini vermeden geçiştirmeye.

Sonuç?

İyi bir örneği içinde debelenmekteyken gördüğüm gibi iç karartıcı.

Kendi kuyumu kazmada söz konusu iş/durum sadece bahane. Sorun, tavrım.

Onun zembereği ne peki?

İstenmeyeni itmek.

İtmede zihni de, gözü gönlü de kapayan, insanı dosdoğru otomatik tepkilere sürükleyen bir şey var.

Debriyaja bastığımda, her zamanki gibi davranmaya koyulmadan bir durup baktığım, düşündüğümde ne görüyorum?

Rahatlama ya da ödüle bir an evvel ulaşma zorlanımını. (Buna halk arasında telaş da deniyor ama bir kez verilip unutulan her etiket gibi o da bir şeyleri açıklayıcı olmaktan çok uzak.)

Bu zorlanımın kuklası olmak zorunda mıyım? Otomatik pilottan çıkacaksam hiç de değil.

Debriyaja bir kez daha ve uzunca basıp zaman çerçevesini genişletebilirim. Kaçma, kaçınma isteğini etkisizleştirip ne kadar ve nasıl sürecekse sürsün, kendimi nahoşa da gönüllü olarak bırakabilir.

Bir süredir bırakıyorum da. Kaçınma dürtüsünün dediğini yapmamak akıntıya karşı yüzmenin çabasını gerektirse de (ne de olsa burada yeni nöral ağlar oluşturuyoruz, zaman tanımak gerek) herhangi bir şey gibi öğrenilebiliyor.

Ödülü kendi içinde; böyle gelmiş böyle gider, huyum bu gibi batıl itikatların sınırlayıcılığından adım adım çıkabildiğini görmek.

Serbestleşmek.

Girdilerde bir iki ufak değişiklikle insanın bütün ufku değişiyor.

İtmeyi bırakıp teslim olduğumda bunun da herhangi bir yaşantı olduğunu görüyorum. Tatsız belki, belki acı, buruk ama kulak veriyorsan diyeceği bol olan bir zaman.

Bir ödül de zaten bu. Odağını alışılmış şekerlemelerden keşfe çevirmek. Daha çok anlamak için yaşamak.

.


.

2 Ocak 2014 Perşembe

ORTA KARAR

Sözcüğe takılıyorum belki. Yine de yaptığım ayrıma, yüklendiği anlama boş veremiyorum. Ve böylece şu her yıl naftalinli sandıktan yenilenmiş bir heyecanla bu kez tutacak, bir güzel havalandırıp sırtıma geçireceğim diye çıkarılan, bir süre ortalıkta gezindikten sonra heyecanın sönmesiyle gerisin geri sandığa kaldırılan giysiler misali yeni yıl kararlarına tepkim aynı kalıyor. İçim çekiliyor, suratım buruşuyor. İrkiliyorum.

Karar kavramının tepeden inmeciliği bana göre değil.

İşbirliğinden yanayım. Kulak vermekten. Kafamdakine göre eğip bükmeden karşımda, etrafımda, içimde olup biteni görüp anlamaktan. Gereğini de ona göre yerine getirmekten.

İrade gücü benim işleyişimde sürdürülebilir şey değil. Betonu istediğim kadar kalın dökeyim, çok geçmeden ayrıkotları, kulak verilmemiş, tepeden inme hizaya sokulmaya bakılmış yaban yanlarım orası burasını çatlatıp iştahla büyümeye başlıyor. İradenin buyruğu baltalanıyor, sonunda un ufak olup güven örseliyor, öfke, hüsran yaratıyor. Bir kat daha beton dökmekle vakit, enerji kaybetmenin alemi yok. Öyle olmuyor.

Ardına kadar açık bir kulak, söyleşi, işbirliği. İş gören o. Farkındalık.

Kararların yerine de gözetilenler.

“Bak, döne döne ayağına dolanan şunlar şunlar var. Yoluna diktiğin engeller. Sorgulanmamış, gün yüzüne çıkarılmamış dinamik düğümleri. Gel bir evirip çevirelim, görelim kaynakları ne imiş. Neyi nasıl yerinden oynatırsak ümmüğümüzden inebilirlermiş.”

Tek tek olayların üzerine gitmektense yaklaşımın inceliklerine açılmak.

Çünkü insan değişebiliyor. İş, şu elimizdeki aygıtın, çığırından çıkması işten olmayan zihnin olanak ve tuzaklarını anlamada.

İrade gücünü bir yana bırakıp farkındalığı bir yol prize takayım, bakalım neler gösteriyor.


(devamı var)

.

23 Aralık 2013 Pazartesi

ADAM TERZİYE GİTMİŞ

Adam işin terzisine gitmiş.

Ruh eşi diktirmek istiyormuş.

Sıkılmışmış çünkü yalnızlıktan. Sesinin yankısını, cüssesinin gölgesini özlemekten.

Hohladı mı nefesinin buğusunu çıkaracak, ona kalabalık içinde bir boşluk olmadığını yol yol kanıtlayacak cam misali bir karşılık. İstediği buymuş.

Terzi ruhunu ölçmüş, aklını biçmiş, kalbinin patronunu çıkarmış.

Haftaya olur, demiş, Salı günü akşama doğru gel, al.

Ve kolunda iğnedenliği, elinde makas, çalışmaya koyulmuş.

Anıları çağrışımlara eklemiş, düşünceleri duygulara. Algıları algılarla üst üste getirmiş –ki bunda da üzerine yokmuş; diktiği eşler, şeyleri tıpatıp sipariş sahipleri gibi algılarmış. Yeşili, rutubeti, fasıl heyetiyle kuru fasulyeyi, denizin suyu, ayın dolununu..

Gününden bile önce bitirmiş. Aslına bakarsanız insanların ruh eşi diye ısmarladığını yapmanın fotokopi çıkarmaktan farkı neymiş ki? İş patron çıkarmaya bakıyor, çok daha iyilerinin üstesinden gelebilecek yeteneği, müşterilerin isteyebildiği ile güdükleşiyor, eh o da, özellikle şu ölgün kış günlerinde içini bazen sıkıveriyormuş.

Tezgahı toplamış. “Bu da benden olsun” diye kısa kestiği saplantıları, ilerde sorun çıkarıp dikiş patlatacak öfke fazlasını. Anıların kırk yılda bir o da belki hatırlanacaklarından oluşan öbeği dükkan zemini için hazır tuttuğu talaş kovasına boşaltmış. Sindirilmeden tekrarlanıp durmuş deneyimlerdense son anda kıyamayıp kol ağızlarına biye çekmiş. Güzel durmuş!

Eserini giderayak müşteri çeksin diye ufak vitrinine asmış.

Kendinden hoşnut, arkasını dönmüşken aklına gelmiş, gidip alametifarikası saydığı emre amadelik astarını görünecek şekle getirmiş.

Adam Salı günü akşama doğru etekleri zil çalarak içeri girmiş.

Terzinin meslek odası ruhsatı gereği son iliğini düğmesinden küçük açtığı eşi kollarında, ikisinin de etekleri zil çalarak çıkmış, kalabalığa karışmışlar.

.