8 Haziran 2010 Salı

LEVENT!

Dün kuzinimle tiyatroya gidiyorduk. Yani niyetimiz bu idi. Tiyatro Talimhane diye bir yere. Ayrı ayrı krokisine baktık. Anlayacaklarımızı da ayrı ayrı anladık. Metroyla gidelim, oradan biraz yürürüz, dedi her şeyi her zaman en iyi bilen kuzinim. Bir süre bakıp Kanton dilinden bir metinmiş gibi umutsuzluğa kapıldıktan sonra "ilkokul mezunları bile TIR kullanıyor mesela, sen de biraz kafanı toplarsan bir şeyler çıkarabilirsin!" diyerek kendime gaz verdiğim krokiyi hatırladım, "pek BİRAZ değil ama" diye mırıldanıp arabayı Levent'te bıraktım.

Yağmur şimdiki gibi yağıyordu. Yani Nuh'un son zürafayı da kıçından iterek gemiye dara dar soktuğu andaki kadar. Taksim'de indik. Yeraltında yürüdük yürüdük yürüdük. Meydanın Gezi Parkına yakın çıkışına yöneldik. 40 kere yıkanmış çocuk bezi kadar solgun bir sesle "erken çıktık" dedim. "Krokiye göre.." Elbette bunun da en iyisini bilen kuzinim doğru yolda olduğumuzu bildirerek yağmura atıldı. Yürüdük -ben koşma arzusuyla yanıp tutuşurken o en iyi bildiği tek tempoda, iki yana sallana sallana nihavent makamında. Yürüdük, yürüdük.

Yağmur yeryüzünden son bok böceğini de silmek isterce yağıyordu. Görünürde atlayıvereceğim bir gemi de yoktu.

Krokiye göre, diye yeniden başladım, sokak buradan bayağı aşağıda, tiyatro da caddeden hayli uzakta.

Ah, o bir şey değil, dedi kuzinim; sadece 300 metre uzakta görünüyordu caddeye.

300 metrenin, kımıldayacağı zaman kinetik kontenjanını taksiye adım atmada kullanan kuzinime kağıt üzerinde göründüğünden bayağı daha uzun olduğu konusundaki görüşümü kendime sakladım. İki koluna daha kramp girip tuhaf açılarda çarpılarak yarı kapanan şemsiyenin sunduğu koruma alanına sığmaya çalışıyordum. (Acemi bir Çinli kontorsiyonist gibi hayal edebilirsiniz o halimi; nihavent makamına tercüme etmeye çabaladığım presto tempom içinde kıvrıla büküle daha az ıslanmaya bakarak ilerlemekteydim. Buna ilerlemek denebilirse, saatte 0,0002 kilometro hızla.)

O kıyamette gelmeyen-geçmeyeni saçak altından seyreden esnafa Taksim caddesini sordu. Taksim-Dolapdere, diye düzelttim, öyle yazıyordu.

Kibarca tersledi beni: "Olur mu! Dolapdere nerede?!" Adını ben mi verdim, bir anlamı olması için sorumuzun kast ettiğimizle örtüşmesi gerekir, eh, bu da öyle devrimci bir fikir olmasa gerek.

Saçak altındaki ayrıcalığının tadını fukara mahallesinden Mercedes'i içinde geçen fabrikatör gibi çıkaran şekerleme satıcısı, kolunu uzuun uzun sağa-sola-ileri-yeniden sola çevirerek menzili havaya çizdi.

Yürümeye devam ettik. Yağmur dereler, derken havuz ve göller oluşturmaktaydı. Az sonra hepsi birleşip..

Biz hala gideceğimiz yerin daha mı aşağıda, yoksa yukarıda mı olduğunu tartışırken önünden geçtiğimiz bir saçak adamı "ilerdeki merdivenlerden alt sokağa inin, oradan aşağıya yürüyün" dedi. Şu 300 metrenin saymaya başladığı yere gelmiştik demek.

250. filan metresinde bir yokuş başına geldik. Oradaydı, 50 metre aşağıda. Sel sularına atladığımız gibi inersek varmıştık işte.

Döndük, mevlamın yağmurla birlikte uzattığı çare gibi hiçlikten beliren bir taksiye attık kendimizi. "Levent!" dedik maceranın başından beri ilk kez bir ağızdan.

4 Haziran 2010 Cuma

8000 yıllık genç - Seda işte - Picasa Web Albümleri

8000 yıllık genç - Seda işte - Picasa Web Albümleri

8000 YILLIK GENÇ



Sakıp Sabancı Müzesinde açılan Efsane İstanbul: Bir Başkentin 8000 Yılı sergisinin basın toplantısına mymerhaba.com adına gider misin, dedi Zeyda. Elbette!

Ne hoş görevmiş. Ortaya çıkış öyküsünü ilk elden dinlemiş, sergiyi kotaranların heyecanıyla gezmiş oldum.

Binlerce yılı kapsamaya yönelik ilk sergi, 83’teki, tadı hala damağımda olan Anadolu Medeniyetleri idi. Efsane İstanbul onu da, küçük bir provasıydı dedikleri Paris’teki sergiyi de aşmış.

Değişen algılarda kainatın, dünyanın, bölgenin merkezi sayılmış bir yerin 8000 yıllık tarihini özüyle verebilme çabası 503 eserlik bu derlemeyle sonuçlanmış.

İstanbul’dan zaman-mekana yayılmış etkilerin izini süren 503 eser, dile kolay!

Parçalar Rusya’dan Katar’a 15 ülke müze ve koleksiyonlarından ödünç alınmış. Sponsorluk ve dört koldan katkılarla koskoca bir orkestra işi. Şefi de, Hipodromun Dört Atı önünde kalakaldığımda Obama’yı taklit ederek büyük bir zevkle “Yes, we can!” diyen Dr. Nazan Ölçer.

Sergi mimarı Boris Micka onu “Yüksek diplomasi ile kasırga karışımı” diye tanımlamakta hiç haksız görünmüyor. Vatikan’dan Fener Patrikhanesine, bunca kurum ve kişiyi ellerindeki eşsiz parçaları bu sergiye ödünç vermeye ikna edebilmek tam da bunu gerektirirmiş.

Sıra serginin kendisindeydi.

“Her sergi bir sahnelemedir” dedi Şef. Bağlamından kopmuş parçanın ziyaretçi tarafından anlaşılabilir hale getirilmesini gerektirir.

İşte burada Boris Micka ve bütün nimetleriyle teknoloji oyuna katılmış.

Ağaç gövdeleri (iyi bir simge) ve önlerindeki oturmalık kütüklerle loş giriş, kent hikayesinin Boğaz’ın Buz Çağındaki oluşumundan tarih çağları, derken Osmanlı’ya kadar birkaç solukta izlendiği bir seyir alanına dönüştürülmüş. Serginin zaman sınırları baştan çizilmiş. İçi de ustaca doldurulmuş.

Beni bu giriş kadar, daha bile çok etkileyen ise kubbe vurgusu oldu.

Kent siluetine hemen her dönem damgasını vuran kubbe karakteristik eleman olarak seçilmiş. Konstantinople-İstanbul’un en büyük kubbeleri, mekanın ortasına kurulan kubbe iskeletine dönüşümlü olarak yansıtılıyor (müthiş bir fotografik olay!). Yansıtma durağan değil; başınızı çeviren sizmişsiniz gibi dönüyor. Böylece kubbeler, birkaç metre ötenize kadar yaklaşarak siz kafanızı bile oynatmadan dairevi bir hareketle sunuyor size kendilerini. (Sırf bunun için bile giderdim.)

Ve sonra her birinin tarihi ve güncel öyküsüyle yüzlerce eser.

Sekiz bin yıl ve iki saatin sonunda Nazan Ölçer’e bir kez daha katılarak çıktım:

Doğan-yeniden doğan bir şehir bu. 8000 yıllık ve her dem capcanlı, gencecik, kıpır kıpır!

Gündelik yaşamın hayhuyu ya da sıradan insan ölçeğimizde unutabildiğimiz değerini hatırlatmanın gümbür gümbür bir yolu olmuş bu sergi.

3 Haziran 2010 Perşembe

SUDAKİ YAĞ

Kaç zamandır bir imge zihnimi dürtüp duruyor.

Aklınız imgelerle çalışıyorsa dönüp bakıyorsunuz. Anlaşılan borda altında kalan kısmından bir mesaj var. Burası filmin sansürlenmemiş, kurgu sırasında kırpılmamış parçalarıyla doludur. Kurgusu ayrı bir mantıkla yürür. Anlattıkları da farklıdır haliyle; daha geniş bir açıdan bambaşka bağlantılar kurar.

Dolayısıyla yüzeye bir imge gönderdiğinde dikkate almaya değer. Dişinizdeki maydanozu, ensenizdeki lekeyi onunla görebilirsiniz. Kör noktanızda kalan herhangi bir şeyi. Hissedişinize ilişkin binbir nüansı tek bir resimde özetler. Bazen de gereksindiğiniz bir esin sunar. Deniz bitti! dediğiniz yerde düşürüverdiği ışıkla yeni bir deniz başlatır. Her zaman işe yarar.

Pekala. Kah belirli bir tavrın kah hayat akışının sıkça çağrıştırdığı bu imge neyin nesi şimdi?

Sudaki yağ.

Eski denizciler kudurdukça kuduran fırtınanın ortasında çalkalanan gemilerine soluk aldırmak için topladıkları yağı fıçılar içinde suya atarlarmış.

Gemi azıya almış sular yağ yayılır yayılmaz durulur, süt liman olurmuş.

İç-dış çalkantılara, dizgini elden çıkmış akışa ya da artık sizin olmayan bir tempoya kapılıp gidildiğinde durumun bir anda değişebileceğini anımsatan bu imge gerçekten de güzel.

Şu ya da bu nedenle nefesinizi kesen bir gidişi nasıl ötenizde bırakarak derinliklerdeki barışı yüzeye çıkaracağınızı hatırlatıyor.

Temponun değişebileceğini.

Sonuçta fırtına dediğimiz de takılıp kalınan bir tempo değil mi?