9 Ekim 2014 Perşembe

MİRO



Yedi ay sonra İstanbul, önüme bir deste iskambil kağıdı gibi yüzlerini saçıyor.

Yeni binalar, biraz daha beton.

Soluk aldırmayan trafik.

Her bayramda boşaldığı söylenen kentin taş çatlasa ne kadar azalabilecek kalabalığı. (Bir obezin üç beş kilo vermesi kadar hissedilebilir azalması.)

Yol kenarlarında, meydanlardaki çimenlik yamalarda ailece yorganlarını başlarına çekmiş Suriyeliler.

Pastaneleri, restoranları doldurup bir o kadarı da yer bekleşirken kaldırımlara taşan bayram kalabalığı.

Vale servislisinden uçan balon-kağıt helva ve açık havada ahaliye karışmaktan ibaretine her keseden tatil eğlencesi.

Yakılan otobüsler, yaralanan, ölenlerle bölgesel cehennemin şehre sıçrayan kıvılcımları.

İstanbul!

Her zaman parçalı bir paralel gerçeklikler alemi.

Seçtiğin ya da önüne gelen kartlarla “elin” seni kapkara bir karamsarlığa da götürebilir, günü gün etmeye de, sadece konu başlıklarının değiştiği orta sınıf bir kronik endişe haline de.

Tek tek noktalardan, piksellerden (olgulardan) oluşma bir akıştan ibaret aslında İstanbul. Yaşam. Bunların insanların hayatına dokunanları, algı alanlarına girenleri ve yorumlanıp bir araya getirilişleriyle sonsuz çeşitleme veriyor.

Sergiyi sondan başa, sonra baştan sona gezdiğimde işte Miro dedim. İç-dış savaşların eksik olmadığı ömründen onun alıp yankıladıkları, dokuduğu kendi dili.

Sergiyi sevinçle (sözcük bu!) gezen, çocuklardı. Miro adına kıvandım.

Noktaları seçip birleştirme özgürlüğünde aynı safta değiller mi? Saflıkta?

Fotograflar şöyle bir fikir verse de müze ışığına ve tabii çekenin seçimine bağımlı kalışlarıyla yetersiz.



Olanağınız varsa gidin. Kendiniz görün, görüşünüzde öne çıkan noktaları kendiniz birleştirin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder