29 Haziran 2022 Çarşamba

OTOBÜSTE

Sen fikirlerini (baskın, genel, rüküş) başımdan aşağı boca ettiğinde, otobüste yanıma etleri üstüme yığılan terli, şişman ve boğucu bir parfüme bulanmış biri oturmuş gibi hissediyorum kendimi.

26 Haziran 2022 Pazar

RACHEL

Ruhumdan başlayarak zihnimi havalandırmada, heyecanımı körüklemede iyi bir kitabın yeri ayrı.

Evcil alanın dışına çıkan, bunu cesaretle, sanatıyla, düş gücüyle, bilgiyle, bilgelikle yapan kitap iyi dediğim. Kurgu dışı ya da kurgu.

İyi bir kitap, iyi-kötü, doğru-yanlışa ilişkin şu ya da bu ölçüde sabitleşmiş fikirlerimi askıya alıyor. Bunları geride bırakarak açılıyorum. Böylece iyi bir kitap (tıpkı doğayla, canlılarla dolaysız bir karşılaşma gibi) bilinenden bilinmeyene, potansiyele açılma fırsatı, terbiyesi sunuyor. Bellediklerimin ardından bakmakla yetinirsem bellediklerimden ötesini göremem.

Anlayışı genişletip derinleştirmek bir yol susup kulak vermekle başlamaz mı?

*

Dervla Murphy’nin Baltistan yolculuğunu anlattığı kitabı (Where the Indus is young) yayımlandığı 1977’den (çocuğu bir katman az giydirdiği görülen anneyi ilgili resmi kuruluşlara şikayet etmenin, güvenlik adına çocuk bahçelerinden başlayarak gelişim alanlarını deneyim kaynaklarıyla düş gücünü çoraklaştıran yavan bölgeler haline getirmenin vb henüz norm haline gelmediği zamanlardan) bugüne kim bilir nasıl geribildirimler aldı.

Üzerine yazdığım önceki blog yazısı, okuyan birkaç kişide annelik galeyanından öte pek bir şey uyandırmadı. Murphy, boş bir güç iddiasıyla tek başına anne olmaktan yavrusunu böyle bir yolculuğa götürme bencilliği, kendini bilmezliğine, yerden yere vurulurken Rachel, yerini “çocuk şöyle yapılmalı, böyle bakılmalı” fikirlerine bırakarak bir kurbana dönüştürüldüğü köşede unutuldu.

Bunun gerekli ve şart olduğu inancıyla çocuk analı babalı dünyaya getirilmeli (ya eşcinsel çiftler denilecek olduğunda ona da açıklık getirildi; bir kadın ana, bir adam babalı elbette!), her yönüyle korunmalı, korunmalıydı.

Sanki dünyanın bütün kadınları, çocuklarınızı çocuk bahçelerinden alıp dağlara çıkarın demişim gibi kapı, ardında seyyah ve çocuğu ne yapmış, ben bunu neden paylaşmışım hiç bakılmadan çarpıldı. (Uç bir örneğin değeri yaygın olarak uygulanabilirliğinde değil, kavrayışımı esnetmesinde.)

Olmaz öyle, işte o kadar!

Oysa Rachel sağ salim dağlardan inmişti. Yeryüzüne, hayat ve ölümün ehlileştirilmemiş dipsiz gizemine, dışarıdan gelen hiçbir yaşıtına nasip olmamış bir dokunuşla. Balayını orada geçirmeyi planlayacak kadar da vurulmuş.

“Kandırılmış o!”

“Kim bilir ne travma yemiştir!”

Zihin gözümde midilli Hallam’ın sırtında kıyısından geçtiği uçurumlara onunla birlikte büyülenerek bakıyorum.

Neyle kandırıldığımı seçecek yaşta, seninle birlikteyim Rachel, diyorum.

24 Haziran 2022 Cuma

ANASININ KIZI

Benzersiz bir seyyah Dervla Murphy. İrlandalı. 14 yaşında okulu bırakıp giderek elden ayaktan düşen annesine bakmış. 16 yıl. 30 yaşında, annesi ona bir ev ve 9 bin kitabını bırakarak ölmüş. Onun da teşvikiyle başlayan civarı keşfi dalga dalga ülkeye ve dört kıtaya genişlemiş. Hiç araba kullanmamış. Don Kişot’un atı Rosinenta’nın adını verdiği bisikleti Roz ile ve yaya kıtalar aşmış.

Geride bıraktığı 26 kitabından ilk okuduğum, 1975’te Baltistan yolculuğunun günlüğü oldu. İndus Nehrini (zaman zaman kıyılarından, çoğu vakit yüzlerce metre tepelerdeki patikalardan) izleyerek Himalayalarda geçirdiği üç kış ayının hikayesi (Where the Indus is young).

İnsanın ancak hayatta kalmaya indirgenmiş en ilkel, yoksul ve hastalıklı bir inatla tutunabildiği, olağanüstü zorlu, tehlikelerle dolu bir coğrafya. Yine de (aslında tam da bu insana diz çöktüren haliyle) Murphy’nin gönlünde, gezip keşfettiği onca yer arasında tahtını burası kurmuş. İnsan, insanın pek az değiştirebildiği bu sahnede onun bu aşkını anlamaya ve hissetmeye başlıyor. Kar, buz, çamur, fırtına, deprem, yer kaymaları, çığ, çok yüksek irtifa, eksi 40’ları bulan soğuklar, yol alması zor/çok zor ve sürekli değişen bir yüzey. Ama öte yandan vahşi, görkemiyle nefes kesen, yeryüzünün en yüksek zirveleriyle çevrelenmiş bir coğrafya ve sunduğu eşsiz sessizlik, huzur ile adı böyle konmamış olsa da mistik bir bir olma hali.

Murphy derinden ilişkilendiği bu ortama insan hikayelerini hiç süslemeden ama temiz bir aynanın yansıtıcılığıyla serpiyor. Himalaya uçurumları kadar dipsiz bir yoksulluk, geçmiş ve geleceksizlik içinde debelenirken tanrı misafiriyle paylaşmaktan hiç geri durmadıkları iki lokmaları, bugün buradan hayal bile edilemeyen çetin yaşamları ile insanlar. (Yolculuğun sonlarında buzların erimesiyle hızlanan heyelanlardan birinin kurbanının kan gölüyle karşılaşmasını anlatıyor. Sonradan öğrendiğine göre bir çobanmış. Başına taş düşmüş. O haliyle 4 mil yürüyüp en yakındaki sağlık ocağına varmış, hafta sonları kapalı olan burası yerine birileri başını sarmış. Böylece 8 mil daha yürüyüp eve dönmüş. Murphy buralıların bu direngenliğini daha o günkü Batı’da iyice hanım evladı oluşla kıyaslıyor ve birkaç kuşak sonra konfor düşkünlüğüyle bedenleri normal işlevini bile göremeyecek insanları düşünerek kötümserleşiyor.)

Kendisi 44 yaşında, kışın ortasında bulabildiği kıt gıda, barınma, ısınma ve hijyen koşullarında kar-buz-çamur-engel-tehlike demeden kadın başına günde 10-15 mil, bazen çok daha uzun yürüyüşlere bana mısın demiyor.

Ve yalnız değil. Yanında 6 yaşında kızı Rachel var! (Evlenmeyi hiç düşünmemiş ama bir çocuğu olsun istemiş. O vakitler evli bir dergi editöründen anlaşmalı hamile kalmış. Onun ölümüne kadar da kızının babasının kimliğini saklı tutmuş.)

Rachel! Himalayalar, kış, Balti halkı kadar yerini dolduran bir karakter. Günde 12 mil yürüyebilse de yüksek irtifadan büyüklerden daha fazla etkilendiğinden ve malzemenin de (bu koşullarda sıcak tutucu eşya ile yakacak ve gıda maddelerinin asgarisi bile dünya kadar yer kaplıyor) taşınması için Murphy bulabildiği yaşlı bir midilli satın alıyor. Hallam. Rachel kah onun sırtında kah yaya, 3 ay boyunca gıkı çıkmadan, sonsuz bir merak, gevezelik ve taptaze gözlemleriyle annesini izliyor. Zaman zaman kızının bile fazla geldiği derin tefekkür anlarında Dervla’nın içinden kesilmek bilmeyen gevezeliğiyle çocuğu uçurumdan aşağı itivermek gelse de bir yarısı (anaç olanı) onunla göstermediği bir gurur da duyuyor. Sorunsuz bir kız Rachel; pirelere, kir pasa, soğuğa, iki lokmayı aşmayan çeşitsiz aşa (onun zaten pek az olan iştahı bu koşullarda avantaj oluyor) itirazı yok. Aklı, hayal gücü hep işlek (kıl payı atlattıkları bir heyelanın hemen ardından “Sahi, radar nasıl çalışır?” diye sorarak annesine pes dedirtiyor). Sorular, benzetmeler. Kendilerini attıkları dört duvarlarda karanlıksa mum ışığında toplama yaparak (aritmetiğe bayılıyor), kendi kitaplarını ezberledikten sonra annesinin Savaş ve Barış’ına girişerek (bunu buldukları çok eski bir dergide okuduğu kötü yazılmış bir hikayeyle kıyaslayarak yaptığı eleştiri annesiyle birlikte benim de ağzımı açık bıraktı!) kendini mükemmelce eğleyebildiği bir iç dünyası var.

Baltistan yolculuğu beni birçok bakımdan içine aldı. En öne çıkanlardan biri bu iki insan arasındaki ana-kız ilişkisi.

Bizimkilerle, bildiklerimizle karşılaştırıldığında Himalayalar kadar uzak, yabancı.

Ama bir o kadar da çekici.

21 Haziran 2022 Salı

BAHÇE

Sabahları okuma vakti. Dervla Murphy ile Indus nehri boyunca Himalayaların eteklerinde dolanıyor, ardından yüzme tarzımı külliyen değiştirecek yüzme kitabına dalıyorum (Total immersion, Terry Laughlin). Yanımda bol naneli yaptığım çay, elimde tespih, gözüm bahçeye dala çıka.

İki karış bir alan ama barındırdığı çeşitlilik ve asıl ışık oyunlarıyla ucu bucağı yok. Buna içinden geçen sesleri de katmalı. Denizin uğultusu, yenidünyadan kopup taşa düşen iri bir kuru yaprak, toprağa düşen kayısı, çimene düşen (ve ağacın altını top toplayıcıların iş bıraktığı bir golf sahasına benzeten) incirlerin vb rastgele beneklediği ses panoramasına girip çıkan insan ve araçları (bir motosiklet, sürülen bir kapı, bir öksürük, çocuk çığlığı).



Okuduğum diğer bir kitap, zihni ve algıları tam da şu sıra benimkiler gibi hareket eden Jenny Odell’in How to do nothing başlıklı denemeleri. Bu sabah ikinci naneli çayıma Dikkat Egzersizleri bölümünde David Hockney’nin görme, John Cage’in işitme alanındaki arayışları eşlik ederken kendimi iple çekilen bir aile toplantısında gibi hissettim.

İçini ezberlerden boşaltarak alıcı kılarken alabildiğine pasif, aldıklarını dipsiz bir oyun ve keşif duygusuyla yeniden kurgularken alabildiğine aktif ol.

*

Birkaç gün önce Kırpık’ı el kadar kara bebesini çatılardan indirmiş, buradan götürürken gördüm. Kaplarını aşağı indirdim. Akşam bana çay, kim gelirse ona bir kap mama saati. Hepsi de Kırpık’tan çok daha iyi durumda, çoğu genç dişi, emziren kediler. Ürkek, gecikmişse kabın başındakini efendice bekleyen, rızkına ya da yokluğuna razı. Şimdilik seyirciyim. Yerimden kıpırdamadan izliyorum. Bazıları kıçlarını bana, başlarını daha çok sayıda tehlike gelebilecek bahçeye dönerek mamaya tetikte bir açlıkla yumulmaya başladı. Güvenmeye.



Kürkleri desen desen, renk renk. Sorumu hatırladım: Bunlar DNA’ya ne şekilde kayıtlı ki? Halı dokumacıların önündeki şablonların hücresel karşılığı ne?



*

Akşamüzerleri güneş batıdaki tepelere doğru alçalırken her şeyi bırakıp tatlanan ışığın peşinden an be an değişimine, değişime dalıyorum.

O her şeye bedel bir meditasyon.