27 Şubat 2018 Salı

DİŞİMDEKİ MAYDANOZ


Beni olduğum gibi kabul etmiyor diye birine içerlemek, içerlediğimi kendim yapmak olmuyor mu?

*
İki arkadaşımla birini çekiştiriyorduk.

Dedikodunun bağ pekiştirici olduğunu gösteren araştırmalar yapılmış. Birine karşı birileriyle aynı kanıda olmanın rahatlatıcı, doyurucu, dahasına iştah açıcı bir yanı var, varsın bedeli lime lime edilen üçüncü bir kişi olsun. Kendini ve bu sofraya birlikte oturduklarını en doğrusunu, iyisini, güzelini bilir göstermesi de cabası.

Halimiz mi birden sinirime dokundu bilmem, durdum, sordum:

“Dedikodusunu yaptığınız kendiniz olsa neler derdiniz?”

Arkadaşlarımdan biri sinirlendi, “Ne saçma soru şimdi bu!” deyip başını çevirdi.

Diğeri ilgilendi. Düşündü.

“Ne zor bir şey sordun.”

26 Şubat 2018 Pazartesi

TEPKİLER TEPKİLER


Aynı şeylere hep aynı tepkileri vermekten miden bulanır olduğunda durup olana bakmanın vakti demek.

Nesneleriyle (kişiler, memleket, dünya, kendin) hiç oyalanmadan tepkilerinin oluşumuna, işleyişine eğilmenin. Asıl kıyamet orada kopuyor, nesneleri ateşleyici olabilir ama cehennemin fokur fokur kaynadığı yer burası. Kendi içim.

Cevap vermeden seyrettiğimde tepkilerin nasıl çalıştığı belirginleşiyor.

Yenimi, eteğimi, elimi kolumu çekiştiren küçük (ama ne zorlu, zorba) iblisler gibiler. Kibrimin, hayallerimin, arzuladıklarımın, benim-benim-benim incitildiğim, engellendiğim, saldırıya, hakarete uğradığım, ayaklar altına alındığım vehimleriyle sırtımdan olmadık yönlere itiyor, içimi karartıp zehirliyor, zehir de saçtırıyorlar.

Serinkanlı bir açıklıkla düşünmenin, algılamanın yerini alıyor, bakışımı sığ, zorlayıcı bir kendini savunma açısına, sonsuz bir tekrara daraltıyorlar.

İş kendini (kendi memleket-dünya, şu bu tasavvurların elbette dahil olmak üzere) savunmaya gelince de akan sular duruyor, sonra da buz kesiyor. Kendini savunma daima meşrudur. Bunun kendisinin ne kadar –gizli ya da açık- şiddet, saldırganlık barındırdığına bakılmaz. (Hiçbir yerde savaş bakanlığı yoktur değil mi, savunma bakanlıkları ise bütçelerin en iri dilimlerini yer.)

Ellerinde oyuncak olmaktan geri çekilip sadece seyrettiğimde, ötemi berimi çekiştiren tepkilerin, güçlü hislerin, hep aynı ağırlıkla bedenimin aynı yerlerine (ensem, boynum, soluk borum, karın boşluğu) çöken yoğun izlenimlerin ben (bu artık her kim, ne ise) olmadığı netleşiyor.

Durup durup düştüğüm tuzak, bir tepki parladığında, incindiğim, öfkelendiğim, çürük dişime dokunulmuş gibi bir kamaşmayla allak bullak edici bir antipati duyduğumda onu gelip geçmeye bırakacağıma sahiplenip arkasında durmak, kendim/kendimden bilmek. Oysa bu, tabanının aniden karıncalanması, sıcak basması, kabız ya da ishal olmaktan farksız; bünyenin, koşulların, koşullanmaların rastgele ama öngörülebilir bir sonucu. İshal olduğumda bunu bir kendilik sorunu, nefsi müdafa haline getiriyor, kat kat öykülerle sarıp sarmalıyor, meşru görüp göstermeye çalışıyor muyum? Hayır. Gereğini yapıp sifonu çekiyor, heladan çıkıyorum.

Ama iş zihinsel, duygusal karıncalanmalar, heyheylenmeler, ezilip büzülmelere gelince değişiyor. Geçip gitmeye bırakmak bir yana, tutundukça pekleştiriyorum.

Cılk yara bir tene çuval kumaşından dar bir gömlek geçirmek gibi oluyor yaşamak.

Sonunda dayanılmaz hale gelen mide bulantısıyla bir kez daha silkinip olup bitene, bunlarla neler yaptığıma, nelerin olmasına geçit verdiğime bakıyorum.

O vakit su, donmuş yüzeyin altında yeniden kımıldamaya, yürümeye başlıyor.

Ben tepkilerim değilim. Onların düdüğünü öttürmek, dediklerini yapmak, yönlendirdikleri gibi düşünmek, hissetmek, ittikleri darlığa, körlüğe, sağırlığa gelmek zorunda da değilim.

Olur, oluşurlar, duyar, hissederim. Ama dünyaya bunların arkasından bakmaz, adımımı bunlar doğrultusunda atmazsam işte ancak o zaman özgürleşmeye yaklaşabilirim.

25 Şubat 2018 Pazar

BODRUM




Hele Bodrum’da, kış ile bahar arasını ne kadar sevdiğimi unutmuşum. Soğuk karanlık geride kalmış, doğa orası burasından uyanır, ışık hafifleyerek yükselir, renkleri nakış gibi işler, kıpırtılar sezon kalabalıklarından uzakta, dikkati ile sevgisini verene açılırken.



Sevgili arkadaşlarımla birlikte Bodrum mis gibi karşıladı beni. Yemyeşil. Sanki taş kaya bile yosun yeşiline şöyle bir daldırılıp çıkarılmış. Arada su kokusunun karıştığı hava tertemiz, soludukça ciğerlerin körük gibi açılıyor. Yağmurla güneş, kuyruğunu kovalayan kedi yavrusu.

Yapılaşma, evet, tahıl ambarını basan böcek sürüsü gibi dağ tepe tırmanmaya devam ediyor ama o yeşil, ah o yeşil!. Aralardan fışkıran, sesi değil, anca yönü değişen doğa, neye odaklanacağımı hatırlatıyor.

H a y a t a.

Gerisi teferruat.

Yeni yaşıma işte öyle giriverdim.



Bodrum, mahallesi Torba misali gittikçe genişledi, doldurdukça aldı.


Dört günden vurdum, aylara bedel bir ferahlıktan çıktım.

18 Şubat 2018 Pazar

METRONOM


İlkokuldayken de böyle olmuştu. Sınıfın dört işleme geçtiği yıl yoktum. Duvar örülürken eksik kalan bu tuğla, hayat boyu matematik korkusu olarak kendini hissettirdi.

Şimdi müzikte başa dönüp ritim duygumu toparlamaya bakıyorum. Yol aldıkça, çaldıklarım dallanıp budaklanıp bana gerekenler belirginleştikçe yaklaşık bir şeylerle idare edemez oldum. Parçaları anlamlı, ruhlu, vurguları belirgin, güvenli cümleler halinde çalabilmekte ritim esas. İskelet melodiyse o da belki kaslara karşılık geliyor. (Bir müzisyen, bu ikisinin elbette temel olmakla birlikte ritmin aksamasının, özellikle başkalarıyla birlikte çalarken, parçayı oracıkta öldürdüğünü, yanlış nota çalmanın ise ritim doğru olduğu sürece telafi edilebileceğini söylemişti.)

Belediyelerin kaldırım çalışmalarına benzedi, farkındayım. Baştan ve esaslı bir inşaattansa kervanı yolda düzme anlayışı geldi, kaçınılmazca duvara tosladı. İlk birkaç ders hariç kendi başıma öğrenmenin firesi deyip bir hoca aramaya koyuldum.

Çok da iyi biriyle karşılaştım. Ortaokuldan beri bu işin mektebinden, profesyonel bir müzisyen ve öğretmen. Ocağı yakacak ve kazanda durup duran un, şeker vs’yi karıştıracak mükemmel bir kaşıklık edecek, Sercan hoca.

Ne istediğimi söylediğimde duraksadı. Ritim, edinilmiş olacağı baştan varsayılan bir konu olduğundan bana yardımcı olabileceğinden kuşku duydu. Ama sanıyorum ilk derste derdimi anladı: Yanlış kaynamış kemikleri kırıp yeniden sarmamız gerektiğini.

Ritim ilginç şey. Kaydığında, uzatma ve inceltme işaretlerini karıştıran, uzun okunacak yeri kısa –ve tersi- telaffuz eden şiveli birinin konuşmasını andırıyor. Ya da kulaklıklardan yüksek sesle bir şeyler dinletilirken insanın bir melodiyi söylemeye çalışmasına veya sarhoş şarkılarına dönüyor.

Bu, beynimin “bir an önce!” dürtüsüyle birleştiğinde, parçanın, bütün yününün tek bir dilimine yığıldığı yorgana benzeyen içeriğiyle yanlış bir şey ortaya çıkıyor. Çaldığım şey, koştur koştur, sersemletici ve sarsak bir hızla sona eriveriyor. (Hep vaktinden önce saparak kaybolurum.)

Sercan hocanın beynimde yer etmeye bıraktığım sakin, sabırlı, bir seferde tek bir şeye odaklanan tavrı, beni durup yaptığıma ve önümdekine dikkatle bakmaya, kulak kesilmeye yöneltti ki gereken, kendi kendime yapmadığım tam da buydu.

Kemikleri teker teker kıracağız. Zorluklar karşısında işi gargaraya getirmek gibi güçlü bir kültürel eğilimle de pekişmiş kötü alışkanlığı kenara iteceğiz. İskeleti baştan ve doğru dürüst inşa etmek için kolları sıvayacağız.

Metronomla ebruli ilişkime de dönüştürmek üzere geri dönmek demek bu. Brüksel lahanasıyla ilişkin gibi. Evet, bilirsin yararlıdır ama ne de tatsız, yavan.

Hızı dakikada 55 vuruşa kadar düşürerek başladım. Bir fotografı grenlerine varıncaya kadar büyütmenin dengi. Nerede takılıyorsun, nasıl takılıyorsun, farkına varmak ve yerine doğru hareketleri koyabilmek için alabildiğine yavaşlamak zorundasın. O da işin yalnızca mekaniğini ortaya sermiyor, bilişsel yanını da büyüterek burnunun dibine getiriyor.

Yeknesaklıktan sıkıntıyı çabuk geçip baltayı daha temel bir şeye vurdum.

Metronom her şeyden önce kulak verme terbiyesi; kulak vermediğimi fark ettim. Sarsıcı.

Babamın karşısındakinin söylediğini ağır işitenlere özgü bir biçimde uydurarak “anlaması,” sabrımı sıklıkla zorlayan bir şey. Yahu dur, benim dediğim ne, sen ne anlıyorsun?! İşte dili olsa metronomun bana söyleyeceği de o. İmiş.

Dinle. Dinle. Duy. İşit.

Demek çalmaktan da öncesinden başlamamız gerekiyormuş. Şimdi çeşitli terbiye yolları deniyorum. Ellerini kucağına koy, kulağını ve metronomu aç, dinle. Çeyrek, sekizlik, on altılık vs notalarla 2/4, 3/4, 3/8, 6/8 vs vuruşlara çeşitli hızlarda sadece kulak ver. Telaşla yola atılıp oraya buraya saparak kaybolup duran yanını kaybolduğu yerde bırak, “hadi, şimdi, çabuk!” dürtülerinden özgürleşmeye, an’a, tek tek notalara hak ettikleri vurgu ve zamanı vermeye bak.



Sonra, tut ki bunlar tek tek notalar değil, irili ufaklı karşılaşmalarda rastladığın bireyler, olaylar, hayat; duymak duymaktır, bu terbiyeden, karşına çıkana kulak kesilmede de feyzal.

Metronom tıklayadursun, bir şey öğrenirken onu bambaşka, görünürde ilgisiz alanlara da yansıtma alışkanlığıyla (bir şey öğren, üç şey edin gibi bir kampanya bu) heyecan verici yeni bir yol işte.