30 Ocak 2014 Perşembe

RAMAZAN ABİ




Yıkık, metruk binalarla eskiyle bağını koparıp ne olacağına da karar verememiş, ıslak soğuk külrengi kış göğü altında sefaleti dalga dalga yayılan Tarlabaşı.

Karakolun önünden geçtim. Peşkirci Sokağa girdim. Biraz ilerde karşıdan karşıya sallandırılan çamaşırlar. Kapalı kapılar. Görünürde dükkana benzer bir şey yok derken üzerinde kablolar, ne olduğu seçilemeyen bir iki hurda ile yanında durduğum çaput örtülü derme çatma tezgahın bitişiğine baktım. 3 numara. 

Zorlanan kapıyı iterek araladım. Başımı içeri uzattım. Doğru yerdeydim.

Ufak, loş, karmakarışık bir oda. Bir adam, bir kadın. Tavana kadar raflarda, oraya konulmuş değil de bir patlamayla saçılmış, kimi iğreti takılmış kimi yapışıp kalmış gibi görünen nesneler..

“Ben..”

Ve hayvanlar. Kadınla adam arasındaki tezgahta, raflarda, yerde sayısız kedi, biri hemen sokulup bacağıma sürtünen siyah, diğerleri alacalı bir iki köpek.

“Ben hikayenizi, fotografları internette gördüm de, gelmek istedim.”

Buyrun, dedi adam. “Kapıyı iyi kapayın, dışarısı soğuk, üşümeyin.”

Zorlayarak iterken kapının arkasındaki beyaz ördeği fark ettim, uyukluyordu.

“Yahu nasıl bir şey bu? İnsanlar gelmeye başladı, sağ olsunlar.”

“Öyle oluyor. Biri bir şey koyuyor, yayılıp gidiyor işte.”

Ağır bir haşlama et kokusu. Tezgahı kaplayan gazeteler üzerinde kemik parçaları.

Adam, internette dolaşan hikayenin Ramazan abisi, ne demeli, nasıl demeli, söze nasıl başlamalı tereddüdümü bir anda dağıttı. Zırhının hantallığını hisseden ama nasıl çıkarılır bilemeyen bendim, gönlünü salma olarak aldığım bu öyküye çekilen, merak, özlem duyan. Bunu çoktan yapmış olan ise Ramazan abi.

Açıklıkla, doğallıkla, ne için geldiğimi bilmiş gibi doğrudan oraya seslenerek beni mekan kadar alemine de buyur etti.

Arkamda iğreti bir ranza gibi yükselen şeyin altından plastik bir tabure çekti.

“Temizdir, buyurun, oturun.” Oturmaya hazır değildim. Kirli geldiğinden değil –uç veren, hızla da yayılıp derinleşen izlenim, görünümün tam tersiydi; saf ve engin. Belki o zırh.. Ben dikilirken kağıt havlu rulosundan bir parça koparıp taburenin üzerine yaydı.

“Böyle işte. Bunlarla birlikte yaşıyoruz.”

Düzgün, efendi bir konuşması vardı. Hikayesinde dendiği gibi harbi.

“Artık pek tamir yapmıyorum. Çok çoğaldılar, bakımları vakit alıyor. Yemekleri, ilaçları.”

Adıyamanlıymış. Çocukluğu çobanlıkla geçmiş.

“Hayvan sevgisi belki ondan diyeceğim ama kardeşlerim öyle çıkmadı. Bir yolunu bulup epey para kazandılar fakat şunlara dönüp bakmıyorlar bile.”

Annesi şehirli, babası köylüymüş.

“Şehirli ama evin sokak tarafında koca bir toprak küp içinde hep su bulundurur, gelen geçen oradan içerdi.”

Sözü oradan oraya atlayan kedilere, kalabalığın etrafında kendine yol açmaya çalışan köpeklere uyarılarla bölünüyordu.

“Dur, yavaş Çilek, kızım. Otur bakalım Moris!”

“Binalar yıkılıyor, bunlar oralara sığınmaya çalışıyor. Ama insanlar öyle acımasız, gaddar ki! Kendi halindeki hayvanlara bırak yardım etmek, saldırıyorlar, düşünebiliyor musun! Geçerken elindeki şişeyi duvar dibindeki hayvanın üzerine atıyor, tekmeyi basıyor. Çıldırıyorum. Ama dalaşmaya giremem. Cezaevine filan düşersem bunlara kim bakar?”

Tekinsiz yerler. Hele geceleri.

“Bir gece geç vakit misafirimiz olun da görün. Geç dediysem 11, 12 gibi. Torbacıdan geçilmez. 
Onların etrafında dolanan öğrencilere, gençlere yapmayın etmeyin derim ama kim dinler. Kafayı bulunca daha da saldırgan oluyorlar. İşte ellerinden kurtarabildiğimizi..”

Ördeği hasta bulmuş, alıp getirmiş.

“Toparladı neyse. Etrafı çok pisliyor ama veremem ki, keser yerler.”

Hayvanların bakımından söz ederken sesi iyice yumuşuyordu.
“Ördeğe ciğer veriyorum. Kedilerle köpeklere kemik haşlıyoruz. Su kapları hep temiz olacak!” (Pırıl pırıldılar.) “Eczaneyi de zengin ediyorum.” (Şırıngaya çektiği ilacı soğuk almış dediği kedinin ağzı kenarından sıktı.)

Vitrin olacak açıklığı koca gövdesiyle yarı yarıya kapayan, kıvrılmış uyuklayan çoban kırması köpeği gösterdi.

“Bak, onu bu getirdi” dedi kadını kast ederek. “Kızına gidiyormuş, nerede oturuyordu senin kız? Ha, Nurtepe’ye. El kadar yavruyu görmüş. Basmış bağrına. Kızı iğrenerek al götür demiş. Getirdi. Ufacıktı, şimdi kocaman. Fena mı oldu işte, bir can kurtuldu.”

Hep birlikte burada yaşıyorlar. Ranza benzeri şey, kediler için. Altlarına serdikleri elektrikli battaniyeyi kadınla erkek aynı kıvançla gösterdi. Kadın pek konuşmuyor, dinliyordu. Suyu camiden o getirirmiş. “Uzak değil, yakın sayılır.” Bitişikte de banyo varmış, gidip yıkandıkları.

“İnsanlar nasıl böyle hoyrat, anlamıyorum.”

“Belki dindendir. Köpek Şafilerde mekruh sayılır ya.”

“Öyle diyorlar. Yapmayın diyorum. Eshabı Kehf’i anlatıyorum. Cennet yolunda mağaraya saklananlar arasında Kıtmir yok muydu, köpek. Onlar da allahın yarattığı değil mi? Hastalık yaparmış! Hastayı iyi eder bunlar.”

Kadın için “Bak bu hastaydı, hayvanlar onu iyileştirdi, şimdi daha iyi” dedi. Kadın da adam için “Onlara başını dayamadan uyuyamaz.” Durdu, ekledi, “Söylediği olur biliyor musun. Bir şey olacak der, olur. Bir insana ‘ona güven olmaz’ der, öyle çıkar. Ya da ‘iyi bir insan, kalbi iyi,’ o da öyle çıkar. Bilir.”

İstanbul’a mı? 81’de gelmiş. Önce Sultanahmet’teymiş. Sonra buraya, okumaya. Arkasındaki duvarın tepesinde torbalar ve bir kedinin yarısını açıkta bıraktığı naylona sarılmış bir diploma. 

Epey bir vakit frezecilik yapmış, sonra eskicilik, tamirat.

“Artık pek yapamıyorum ama bunlara bakmaya başlayalı hiç de darda kalmadım. Bir şekilde oluyor işte. Bir şeyler çıkıyor. Ne ki para? Bir seferinde, deprem vakti, elime koca bir televizyon geçtiydi. Çok ucuza.. Şuraya, dolabın üzerine koydum. Ertesi gün bir geldim, sarsıntıdan düşmüş, paramparça olmuş. O oldu, sana haram yemek yokmuş dedim.”

Anlatacağım, dedim kalkarken. İnsanlar bilsin, gelip görsün. Mama mı getirirler, bir hayvan mı alır götürürler, gönlünü açmayı, kendini vermeyi hatırlasınlar.

Raflardan birinde iki koca torba kuru mama gösterdi.

“Bir hanım getirdi bunları. Hayal meyal hatırlıyorum. Şeker var bende, başım düşmüş, uyukluyordum. Rüyada gibi konuştum. Kim olduğunu bilsem de teşekkür etsem, doğru dürüst karşılayamadığım için özür dilesem. Nasıl bir şey bu –internet- yahu?!”

Bazen iyi bir şey Ramazan abi.

.

28 Ocak 2014 Salı

SANA GÖRE, BANA GÖRE

Yoldan arayıp kayboldum dediğimde karşı taraf nerede olduğumu sorar ki tarifi ona göre versin, değil mi.

Akıl verirken neden öyle yapmıyoruz ki? Tarif kapının arkasında bekliyor.

“Sağa dön, dosdoğru git! Karşına bir bakkal çıkacak..”


“Ama.. sağ tarafım deniz.”

.

22 Ocak 2014 Çarşamba

SULAR İDARESİNDE

Sonunda derlediğim domuz pembesi yarım kapak karton dosya kolumun altında, öğleye doğru sular idaresinin yolunu tuttum.

Kroki geçen haftaki incelemeden aklımda kalmış, nasıl gideceğimi üç aşağı beş yukarı biliyorum diyordum. Epey bir yol gittikten sonra yanlış yerden sapıp imkansız bir noktaya vardığımda hayli aşağı, beşten de çok yukarı bilmiş olduğumu anladım.

Sorduğum belediye işçilerinin yanlış olduğunu sezdiğim tarifine yine de uyarak çizdiğim çok geniş yayı, canlandırdığım ilkel harita üzerine akıldan çizerken yüzümde donuk bir gülümseme belirdi, başlangıç noktasına döndüğümde iyice yayıldı. “Elle yap deseler dünyada beceremeyeceğim güzel, devasa bir fiyonk oldu bu!”

Sakindim. Oysa sabah ne kadar diken üstünde. Görünürde ıvır zıvırdan öte nedeni olmayan o varoluş dikenlerinden biri çatal çatal içime saplanmış, kanırtarak bir o yana bir bu yana çevriliyordu. Sinirleri açığa çıkmış bir azı dişi gibi dolandığın sabahlardan. Öfkesiz ama esintiyle bile kamaşıp kendi üzerine kapandığın, anlamadığın, kaynağı belirsiz bir korkuyla dehşetin eşiğinde çömelip kaldığın.

İzliyordum bir yandan. İşleyişini izlemenin heyecan verdiği şey zihin –görünmez bir paniğin pençesinde olduğunda bile.

O amansız bulanıklık, yetileri kaybetme, canlı canlı gömülme duygusu usulca dağıldı. Yerini telleri kesilerek etkisiz hale getirilmiş bomba sükuneti aldı. Aydınlık beyaz, yeknesak, opak. Fiyongu bu halle çizdim.

Mutat kaçış dürtüm başını gösterdi: Arabayı şurada bir yerde bırakıp taksiye atlasak? Kendine muhatap bulamayınca sustu, bir daha konuşmadı.

Sırtımı yasladım, başımı geriye attım. Akşama kadar dünyanın vakti var, bir şekilde bulacağız. Sadece yolda olmak vardı. İten çekeni olmayan bu sükunetten sakin bir tat almaya başladım.

İlk döndüğüm yeri geçtim, sabırla devam ettim. Doğru sapak geldi. Hedefi gösteren de, bir arkadaşımın “yoksul renkleri” sınıfına sokacağı çivit mavisi oldu. Koca binanın üzerinde avaz avaz bağırıyordu. Zevkini, geriye dönüp horlayarak baktığı köylülük-taşralılıkta bileyen şehirli elitin pis bir koku almış gibi burun kıvıracağı o mavi. İçimde her şey gibi o elit de susmuş, ilk kez görür gibi baktığımda duygusu ne başka. Kimliklerden, onlara atfedilen girift ilintilerden özgür. Renklerden bir renk işte. Ne bir eksik ne bir fazla. Direksiyonu ona doğru kırdım. Öğle molasından az önce içerisi neredeyse bomboştu. İçim kadar boş. Sıram hemen geldi. Tırnakları başka bir maviye, eline beklenmedik bir para geçmiş bir delikanlının arabasında görmekten sevinç duyacağı metalik bir tonuna boyalı genç bir kızın karşısına oturdum.




Değişim ne zaman geldi? Bilemiyorum. Ufak ufak ilerleyip ancak devrilme noktasında dikkat çeken değişimlerden işte. Ama yakın bir geçmişe kadar dış görünümümü bile bu yaştakilerle bir hissederken artık öyle gelmiyor. Rahatça anneleri olabileceğim farkındalığı ağır basıyor. Sırf genç olmanın okkalı özgüveni yerini bunu kaybetmenin neredeyse mahcubiyetine bırakmış. Kendinin fazlasıyla farkında.

Kızınsa karşısında bir gergedan, orta boy bir çınar ağacı, bir kasa gazoz duruyor olabilirdi. Toplamamın haftalar sürdüğü belgelere mutlak bir kayıtsızlıkla baktı, yeniden baktı. Doldurmam için bir form uzattı. Eksik gedik olabilirdi. Devlet dairesi dediğin bir kara delik. Birkaç kez daha gidip gelmem gerekebilir. Yapacağımı yapıp senaryolar yazmadım. Batak bir çukura düştüğüm hissine de kapılmadım. Bir an sonrası yoktu. Sadece bu an. Neyse de o. Kız ne kadar uzaksa ben o kadar geniş.

Sonunda başını kaldırıp siz burada yaşamıyor görünüyorsunuz, dedi. An önce baktığı bilgisayar ekranı olmamış olsa “Nereden anladınız?” diye sorardım.

İkametgah belgesi almam gerekiyormuş.

Peki deyip çıktım.


Fiyonk yerine ipi çözülmüş bir yay çizerek dönüş yoluna koyuldum.

.

19 Ocak 2014 Pazar

KAHVE SOHBETİ

A-   Çetrefil insan kafasını olduğundan çok basit gösteren şu yazdıkların.. İndirgemeci gelmiyor mu sana da? Kof bir iyimserlik aşılıyor sanki, yanıltıcı. İyi gününde okursan, pamuk helva gibi/kadar avare bir Pazar yürüyüşünün parçası. Ağlara dolanan balık gibi çırpıntılı bir zamanına denk geldiğinde ise sinir bozucu?

B-   Bazen, evet. İnsanı yoran karmakarışık bir şehir görüntüsünde ahenkli bir kesit yakalayıp deklanşöre basmak gibi, değil mi? Çerçeve biraz kaysa, genişlese o anın neyin parçası olduğu ortaya çıkacak. Şu, burnunun dibine girmiş keşmekeş Kahire’nin hiç görünmediği Mısır Piramitleri gibi..

A-   O zaman anlamı ne?


B-   Yazmanın mı? Bilmiyorum. Bunu kendime ben de soruyorum. Günün belli bir saatinde, hava durumunda, belli bir açıdan belli bir cam bardağın kenarına vurup kırılan ışığı, saçılan renkleri anlatırmışım gibi geliyor bazen. Tekrarsız bilinç akışından enstantaneler. Ama neyin ne zaman kimin işine yarayacağını kim bilebilir? Çıra oluvereceğini? Bir de.. Benim de sunabildiğim bu. İnsanları buyur ettiğimde soframa dizdiklerim.

.