28 Eylül 2013 Cumartesi

KULAÇ KULAÇ

Bu kadar uzun kalınca insanları sudaki hallerinden ayırt eder oluyorsun.

İşte günde iki vakit, vitamin haplarını ya da belki ilacını içer gibi azim azim kıyı boyu kulaç atan kadın. Hafif kamburu denizde de belli. Kulaçlarını öfkeli bir inatlaşmayla suyu tokatlar gibi atıyor. Orada olduğunu gözlerim kapalı söyleyebilirim. Şlap şlap ve şlap! Suya bir boy girip orada günün haberlerinden, ticaretini yaptıkları şeylerden söyleşen erkekler, tarif alışverişi yapan kadınlar, seslerinin fısıltıya alçalmasından dedikoduya geçtiği sezilen kadın ve erkekler. Aklı nasıl göründüğünde gençler. Ama daha ziyade, yılın bu zamanı artık çoğunluk olmuş, yüzmeyi vaktiyle de hakkını vererek öğrenmediği belli yaşlı ve yaşlıcaların ağır, gevşek, temkinli hareketleri. İzlemesi zevk, her tarzda ustaca yüzen bir iki kişi. Güvenli, çevik. Hafta sonları civardan gelip rengarenk köpük borularını kollarının altından geçirdikleri gibi gürültü patırtıyla sallara çıkan, tarihin hangi döneminde alışılmıştan öte makbul sayıldığına üşenmeden kafa patlattığım, bedenin olsa olsa başlıca kebapla tıka basa doldurulacak, kalan eğlencesi, doyum ve ilişki kaynağı da üreme olan bir araç bilindiği bir kültür ürünü, kısa bacaklı, taşkın göbekli, dar omuzlu vesaire vücutları içinde hayatta olmaktan o an duyup türküler, bağrış çağrış atışmalar, eşek şakalarıyla duyurdukları hazzı hayranlıkla seyre koyulduğum erkekler..

Kıyafetler sonra. Bikini, mayo ve ah! Kıyametin fünyesini çeken haşemalar. Artık birkaç yıl önce bir fiili durum yaratarak el koydukları küçük koyla kalmıyor, ötekilerin kısa bir mücadele ardından çekildiği asıl koylara geliyorlar. Önceleri olduğu gibi koyların uzak ucundan değil, diğerlerine karışarak suya giriyorlar.

Açılmak ya da kapanmak. Bir iki karış kumaşın varlığı ya da yokluğuna ancak yılmaz inanç ve kanaat üreticisi insan aklının yükleyebileceği nice anlam, kaygı, korku, öfke ve bunların burun buruna gelişiyle kopan örtülü ya da açık sürtüşme ve çatışma.

Tanıdığım en Zen zihinli insanın, işi alengirli soslarından sıyırıp özüne indirgeyerek hafif bir omuz silkmeyle söyleyiverdiği gibi: Yumurtayı sivri tarafından mı, yuvarlak tarafından mı kırmalı kavgası.

Tamam.

Yüzme vaktim geldi.

.

26 Eylül 2013 Perşembe

İÇTEN YANMALI




Ateşin içten tutuştuğunda heyecanı dışarıda aramıyorsun. Buluyorsun. Harlı iştahın önüne geleni şölene çeviriyor.

Birinci sınıf bir dönüştürücü gibi dolanıyorsun o vakit ortalıkta. Yaptığın yeniden çevrim oluyor. Recycling. Çerçöp, derme çatmalık, rasgelelik, hoyratlık ateşli bir koşulsuzluğun imbiğinden geçerek yeniden yaratılıyor.

Bazen (sık olmasa, çok sürmese de) daha öteye gitmeden olanı olduğu gibi öyle bir görüyorsun ki güzel çirkin, iyi kötü bile ortadan kalkıyor.


Her nasılsa varoluş mükemmelleşiyor.



25 Eylül 2013 Çarşamba

KAL

Yarımadanın burnuna doğru ne güçlü akıntı! Fazla da kasmadan kulaca kuvvet gidiyorum ama sanki yerimde sayıyorum. Suyun berraklığında mavi akla hayale gelmeyecek tonlarla çeşitleniyor.

Yaşadığın her ne ise, güzel çirkin, iyi kötü, itici çekici, sıkıcı heyecan verici demeden anda kaldığında hayat ne kadar farklı bir his veriyor.

Hiçbir şey bildik değil o zaman, çoktan kanıksanmış, rafa kaldırılmış.

Bakışların, kabulün taze, çıplak, masum. Bir kez nasılsa yazılmış, durmadan oynanan senaryolardan özgür.

Yaşam akla hayale gelmeyecek nüanslarla çeşitleniyor.

.

22 Eylül 2013 Pazar

KAHVE FALI

Kızgınsın.

İnsanlar senin doğruna göre davranmıyor.

Düşüne taşına ya da koşullanmalarınla kendiliğinden oluşmuş, belki bu ikisinin karışımı çerçevene seni hiç rahatsız etmeyecek, beklentilerini karşılayacak şekilde oturmuyorlar.

Hayır. Delibozuk, başına buyruk, bildiklerini okuyor, belki farkında bile olmadıkları çerçevene bir girip bir çıkıyorlar.

Gel de rahat et! Rahatlık sınırların içinde hiç dürtülmeden, ana karnındaki gibi kıvrılmış yaşa!

Kızgınsın.

Çürük dişe şeker değmiş gibi sinirine dokunuyorlar. Belki kör testereyle etini kesiyorlarmış gibidir. Kimin neyi nasıl hissettiğini sonuçta kahve falları bile söyleyemez. Karşımızdakinin verdiği duygunun falına bakar gibi yapar, benzeri bir durumda kendi hissettiklerimizi ona yansıtıveririz o zaman.

Ama kızgınsın. Sanki bir kez daha hüsrana uğramış.

Belki böyle kızdığın için, kızmamak elinden gelmediği için kendine de kızgın.

Üç vakte kadar rahata ereceksin. Ya girip çıkılan bütün haller sen parmağını bile kımıldatmadan zaten değiştiğinden. Kendiliğinden.

Ya da belki seçimsiz olmadığını, tepesi atmanın hiç de kaçınılmaz olmayabileceğini görüverip.

Başına elma düşen Newton gibi.

Bir anda.

Diz altı tepkilerimiz hep oracıkta. Birinin kontrol çekici vurmaya görsün, harekete geçmeye hazır.

Bunu bastırmaya çalışmak nafile.

Ama gerek de yok.

Birlikte yaşamayı bilmek yeterli. İnsanın bu yanına sen varsın, eyvallah, demek. Ve devam etmek: Ama duygusal tepkilerimi ele geçirip bana kendimi önüne geçemediğim bir mekanizmanın kuklası gibi hissettirmene de gerek yok.

Çünkü bakıyorum, kendinden başlayıp herkese, hayata olduğu gibi olma özgürlüğü tanıyan çok daha geniş, serbest bir yanım daha var.

Tevekkül değil. Capcanlı bir kabul hali.

Çerçeveni, doğrularını, haklılık iddianı içindeki kırpıp biçicinin, sansürcünün gözünden çekip arka cebine koyduğun an elinin altında.

Üç vakte kadar öfke kapısının yerini gönül gözü alabilir.

.