6 Ağustos 2023 Pazar

KEDİ DİLİ

İnsan ne tuhaf otomatik varsayımlarda bulunuyor. Kendimde bunun nadide bir örneğini dört bir yandan kedi videolarına bakarken fark ettim: Bu ülkede doğan her kedi Türk’tür (o kadar, başka kökenden de olamaz!), Türkçe anlar. Videolarda insanlar kedilerine kendi dillerinde sevgi dolu mırıl mırıl konuşuyor. Çince, Uygurca, İtalyanca, her dilden işte. Kendimi kedinin yerine anca o vakit koyup bu uyanma anıyla mest oldum. Ona her dil bir ve de yüzüne üfleyen kurander gibi bir şey herhalde. Kedi, köpek gibi bu ne diyor diye insanın gözünün içine bakan, patisinden gelse Google çeviriyi boynundan eksik etmeyecek bir hayvan değil ki. Tamam, dilden çok tavır ve ses tonu mesajı iletiyor ama kedi gibi insanı zaten fazla iplemeyen bir varlık için vız gelir tırıs gider bir şey haliyle -oysa insan bu burnu havada, kuyruğu dik aldırışsızlık karşısında bayağı bir ego yıkımına uğrar değil mi?

Ne kadar beyhude imiş.

5 Ağustos 2023 Cumartesi

SUTOPU

Suda 8-10 kişiydiler. Ucuzundan tiz yeşil plastik bir topla sutopu oynamaya çalışıyorlar, aralarında öne çıkan biri kuralları aynı anda belirleyip öğretiyordu. Bağrış çağrış, suyu köpürtüp kahkahalarını yükseltirken neşe içinde. Deniz onların. Sabahın bu vakti ne kadar serinletici olan suda hep birlikte oyun keyfi. Kuşatıldıkları onca çelişkiye uyum sağlama, boyun eğme ve ezilme eziyeti henüz işbaşı yapmamış.

16-17 yaşlarında, dışarıdan gelip burada lokantalarda, otellerde garson, orta elemanı ya da mutfakta çalışan ergenler hatırı sayılır bir görünürlükte. Bazı sabahlar biraz daha büyük olanları gece mesaisinden yorgun düşmüş, daha açılmamış belediye cafe’nin masalarında bira ve cep telefonlarından acılı müzik ile kahvaltı ediyorlar.

Vardiyaları başlamış olanlar beach denilen iskelelerde yığılı şezlongları indirip yayıyor, masalara öteberileri yerleştiriyorlar. İnsanda hal bırakmayan sıcak dalgası, kaldıkları yalınkat konteyner kümeslerde kim bilir ne kadar daha tüketici oluyor; üzerlerinden atamadıkları yorgunluk sırtlarını bükmüş. Bazısı şezlonglarda üstüne havluyu çekmiş, baygın, hâlâ uyuyor.

En üsttekilerle hiçbir “arayüz” olmadan doksan derecelik bir kesişme içindeler burada. Yevmiyelerinin tek bir tabağına yetmeyeceği siparişleri koşturuyor, süslene püslene eğlenceye koşan yaşıtları yanlarından geçerken kan ter içinde her şeye yetişmeye çalışıyorlar. Karşılarında tatlı hayatları göze sokarak mekik dokuyan tekneler, botlar. Adımı para, çok para bu yerde parayı birilerinin ellerinden başkalarının ceplerine taşırken içleri kim bilir neler nelerle doluyor. Gıpta, heves, öfke, çaresizlik, hayal kalacak arzular (kızlar, ah o bir içim su kızlar!).

Denize nadiren giriyorlar. Su üstünde durmayı ancak öğrenmiş, batmamak için çırpınırcasına kulaç atıp nefeslerini çabucak tüketerek serinliyorlar.

Bugünkü gibi büyücek bir grup halinde eğlendikleri pek olmuyor.

Ben uzaklaşırken sutopundan vazgeçmiş, suda voleybol oynamaya çalışıyorlardı. Dönüp çıktığımda topla en içli dışlı oldukları futbola geçmiş, testosteronu kumlarla birlikte kaldırarak kendilerini erkekçe, genççe bu bir yol akışa kaptırmışlardı.

Normalde bu saatte plajı sahiplenerek it dalaşına girişen, onlardan olanı çeteye katıp yabancıya saldıran sokak köpekleri bir kenara çekilmiş, bu eğlenceli itişmede sıranın kendilerine gelmesini bekliyordu.

Onları paylayarak hizaya getirecek kimse de yoktu daha.

Açtıkları ufak pencereden birer birer sereserpelik hissine havalanıyordu onlar da.

4 Ağustos 2023 Cuma

YÖNELİM

Bakıyorum da, yaşadıkça insanların emin olduklarından çok kuşkuya kapıldıkları, çoğu kendinin ya da ortamın tekrarından ibaret düşüncelerinden çok hissettikleri, hükümlerinden çok keşifleri, kanaatlerinden çok sorup cevabını zamana bıraktıkları açık soruları ilgimi çekiyor. Bilmediklerine kulak vermeleri. Konserveden çok taze olan. Bu kendim için de öyle.

3 Ağustos 2023 Perşembe

MERMER

İstanbul ve eski, çok eski mermerleri. Belediye otobüsündeyim. İneceğim yere (rüyalarda birkaç kez geçtiğim Boğaz’ın Anadolu yakasında olmayan bir yan yol) çok yaklaştığımızı fark edince aceleyle kalabalığı yararak ön tarafa ilerlediğimde görüyorum. Şoförün yanından yükseliyor! Pürüzsüz, mükemmel bir kumlu gri mermerden, tarihi eserlerdeki gibi devasa bir fil payanda. 4-5 metrelik çapıyla anca düşlerde bir belediye otobüsünün içine girebilir ve işte burda! Algımı bir anlığına dolduruyor sonra yerini inme telaşıma bırakıyor, kenarından sürtünerek kapıya zar zor ulaşıyorum.

Bela şehir trafiğindeyim. Levent kavşağından köprüye gideceğim. Alt geçidin betonunu kaplayan süt mermerler dikkatimi çekiyor. Çekmeyecek gibi değil. Hiç görmediğim bir alfabeden mermere işlenmiş bir harf bir panelin üst kısmında bakanı çarpıyor: 8’i andırır biçimde, üst ovali alttakinden daha küçük ve kısa, yatay bir çizgiyle ondan ayrılan düşey bir mekiğe benziyor. Direksiyonda olmalıyım ama dikkatimi bu yoğunlukla çekmesiyle artık direksiyonda filan değil de ağzı açık, kenetlendiği bu şeyde gözü kalarak kayan bir yaya şimdi.

Trafik, keşmekeş, kokusu neredeyse burnuma gelen bulanık göğüyle İstanbul’da sele kapılmış bir teneke gibi sürüklenirken bu mermerler art arda karşıma çıkmaya başlıyor. Bembeyaz, o vakte dek el değmemiş. Üzerlerinde yazıtlar ama gel de seç, gittikçe artan bir grafiti gürültüsü altında kalıyorlar. Birini (eski Yunanca mı?) çözdüm çözeceğim derken üzerine uzayıp giden bir şiir püskürtülmüş. Grafiti bir file gözüm takılıyor. Yarım insan boyunda, tanrı Ganeş’e benzetilmiş sanki.