13 Kasım 2020 Cuma
12 Kasım 2020 Perşembe
BANA YOL VERİN
Bir kez karar verdikten sonra yayından çıkan ok gibi koyulduğum bir yoldu. Uzun ama gittikçe kendimi bulduğum.
Yol!
Pandemiyle ayrı düştüğüm
şey. Yenilenme, tazelenme, canlanma vesilesi.
İçerden Antalya’ya, Alanya’da
Zeyno’da bir mola, kıyıdan köye. İçinde dağlardan Akdeniz’e bol çeşitleme, güz
sonu, kış kıyısından tekrar yaza, iki iklim olan bir yol. Çam ormanları,
bozkır, muz plantasyonları, insansız doğa, soluksuz yerleşimler.
Yolda, dürülüp kaldırılmış
saray halıları gibi açılıyorum. Köşe bucağım havalanıyor, algılarım bileniyor,
fikrim dirileşiyor, içimi elementime dönüş hissi kaplıyor.
*
Dönüşte Antalya’da kaldım.
Geçen seferkinin tersi yönden kaleiçine doğru yürüdüm. Bu tarafa da falezler boyunca
uzayıp giden bir park şeridi yapmışlar. Çay bahçeleri, geniş yaya yolları.
Pazardı, hayli insan vardı ama bunca alanda kalabalık oluşmuyordu. Güneş karşı
dağlardan alçalırken döndüm.
Ertesi sabah koca otelin
kahvaltı salonunda bir ben vardım. (Alışkanlıkla tabağımı kapıp açık büfeye
yöneldim ki maskeli bir şef yolumu kesti. Beni kırmızı şeridin dışına çıkardı.
İstediklerimi o doldurup tabağımı geri verdi.) Körfeze bakan cam cephede günün
perde perde ağarmasını seyrederek kahvaltımı ettim. Gök ile deniz taze mavinin
aynı tonunu tutturduğunda Beydağları olanca haşmetiyle siluetleşti. İçim hop
ederken diplerinde ufacık kalan, ışıkları hâlâ açık sıra sıra binayı diş taşlarına
benzetip güldüm.
11 Kasım 2020 Çarşamba
BİR GARİP YAS VAKTİ
Düğüne derneğe, cenazeye gitmez olmuşlar köyde. Savaş istisna imiş. Mezarlıkta, evin bahçesinde epey bir kalabalık toplanmış. Ama gurur duydum dedi İstanbul’dan gelen kuzin. “Maske, mesafe konusunda herkes son derece dikkatliydi.”
Geleneği pandemiye
uyarlayıp 7’si yemeğini de paketler halinde dağıtmışlar. Ben iki hafta sonra
gittim. Ufalmış bir grup bahçede maskeli, mesafeli oturuyordu. Akşam, öksüz
kalan traktörlerin büyük garajına çekildik. Cemevinden gelen masalar
birleştirildi, kağıt-plastik tabak, kase, çatal kaşıklar dizildi. Yemek yapma
sırası yakın aileye anca geldi dedi Tülin. Günlerce tepsi-tencere yemek
taşınmış. Artanı yoksullara dağıtmışlar. Sıvasız briket duvarlar, yüksek tavan
ışığı yutuyor, garajı mağaralaştırıyor, içim daha bir loşlaşıyordu. Gözüm gidip
gidip emektar pikap Abbas’a takıldıkça tizleşen sızı, birbirine karışan
konuşmalarıyla yekpare bir kucak gibi gelen yakınlarımla dağılıyordu. Bir
köşede dipsiz demlik kaynıyor, tavuklar girip çıkıyor, yeni gelene tabağı
uzatılıyor, akşam akıp gidiyordu.
“Biz bir arada olunca daha
sakin oluyoruz” demişti Tülin. “Çünkü birbirimizden utanıyoruz ağlarken. Eşi
mi, çocukları mı daha yakın babaya, onlar kadar mı acıyor bir yanımız diyoruz.
Kısacası Sedacım, bir garip alemde var olmaya, sindirmeye çalışıyoruz.”
Yasemin, çocuklar,
birbirlerini esirgeyip dik duruyor. Etraf da öyle. Saygılı, yakın. Şokun,
acının buzu, alevi yatışmış. Yas için için yanmaktaydı gittiğimde.
Savaş dışa ne kadar açık
bir içe dönük imiş, ölümü iyice ortaya koymuş. Gözlerinin şöyle bir aşina
olduğu nice insan gelip çok iyiliğini gördüklerini söyleyerek çocuklara başsağlığı
dilemiş, yardım önermiş.
Sessiz ve yakındı.
Varlığını hissettirmeden ilgili. Gönlü gani. Barışçıl, barışık bir Savaş.
*
Mezar ziyaretlerine
babamla başladım ben. Acısı tatlısı, eğrisi doğrusu, defter ölümle kapanmış,
geriye bağın, devamlılığın saflığı kalmış, başucuna varmak durulaştırıyor.
(Kuzin, bir Azeri geleneği söyledi. Köşesiz bir taş bırakır, geldiklerinde mezar
taşını bununla tıklatarak ‘buradayız’ derlermiş. Çok hoşuma gitti ama babamın kulağının
öbür dünyada açıldığından emin olamayıp ben yapmadım.)
İsli Hüseyin mezarlığına ikinci
kez akşamüzeri, yalnız başıma gittim. Alacakaranlık ile altın saat arası.
Kelimeleri suyun başını tutmuş sazlıklar gibi iki yana itip düşüncenin ötesine
geçtim. Beride bir su birikintisinde çırpına çırpına yıkanan bir kuşla birlikte
derinleşen sessizlikte durdum, hissettim.
10 Kasım 2020 Salı
BEYNİNİZE HAKİM OLUN
Köy dönüşü, 35 yıldır ilk
kez gidilmeyen güneydeki eve bir geceliğine uğradım. El ayak çekilmiş. Kışı
geçirme fikriyle pandemiden kaçanlar ilk şiddetli yağışı izleyen kötü soğuk ve
bir var bir yok elektriğin cilveleriyle pes edip dönmüşler. Oranın karanlık
yüzüne, zoruna, yalnızlığına göğüs germek her babayiğidin harcı değil. Şimdiki
kadar bile rahat ettirmeyen yazlık evde babam o yiğitlerdendi. Katlanmak şöyle
dursun, aydınlığı, karanlığıyla güneyi seçerek yaşadı, iyi oldu, mutlu oldu.
Aradığını buldu.
Bodrum’da iyi olduğumu
söylediğimde Fatoş, sen öylesin zaten, dedi. Ayrıldığın yeri unutuyor, gittiğin
yere alışıveriyorsun. Tamamladım: Ama bıraktığım yere döndüğümde kaldığım
yerden ta derinden bağ kuruyorum. Cebimde gezdirdiğim köklerimi neredeysem
oranın prizine takıyor, gürül gürül çalıştırıyorum. Bu prizler bizim oranın
cilveli elektriğine de benzemiyor. Cereyan hep tamam.
Bahçe yerindeydi. Gelin
duvağı devrildiği yerde coşmaya devam etmiş. Ağaçların budanma zamanı gelip
geçse de sağlıkları yerinde. Ertesi sabah manav ağacından bir torba portakal ile
mandalina topladım, gelenek bozulmasın. Yola koyulmaya hazırlanıyordum ki
elinde su şişesi, Fatma hanım köşeyi döndü. Yürüyüşü, temposu, su şişesi on
yıllardır değişmedi, zaman bir tek yüzünden okunuyor. İncirin yola taşan
dallarından her geçişte meyve koparışını anlattı. “Rahmetli babanı anarak.”
Şöyle bir durdu. “Bir başkaydı o. Yaşlı ama kendine has bir dinçliği vardı.
Kızımla bana ‘beyninize hakim olacaksınız’ derdi. Nasıl böyle kaldığını her soruşumuzda
aynı şeyi söylerdi. Biz bilemezdik tabii beynimize nasıl hakim olacağız.”
Beyin değil de zihin
demiştir. Meditasyonu, sessizlikte duymayı, dinlemeyi kastetmiştir. Kalabalığa
karışıp harala gürele yaşamaktan geri çekilmeyi, kendi aklıyla düşünmeyi.
Karmaşıklığı basitlikte kavramayı. Azı çok, karanlığı aydınlık, ıssızlığı dost
etmeyi.
“O bir başkaydı” dedi
Fatma hanım tekrar, başıyla onayladı.
Nasipse seneye görüşmek
üzere vedalaştık.










