29 Ağustos 2018 Çarşamba

louise

Banyo tavanının merdiven altına denk gelen eğimindeydi. Ertesi sabah yine gördüm onu. Baş aşağı durduğu yerde duruyordu. 0,1 mm uçlu kalemle çizilmiş gibi, bacakları cılız bir saç teli kadar ince ve upuzun bir örümcek. Nasıl da belli belirsiz ama dikkat ettiğinde pekala bir tasarım ilginçliği. Elimdeki biri cep iki kompakt kamerayla çektim. Ama gördüğümü yakalayamadım. Güçlü bir led feneri bardak içine koyup altına yerleştirdim. İnce bacakların kendilerinden de ince gölgeleri belirginleşti, bununla birlikte peşine düştüğüm grafik oyun da. Çeşitli denemeler yaparken Örümceğin ismi belirdi: Ona başka gözle bakmış heykeltıraşınınki. Bacakları kadar ince bir hisle, olmayan kulağına fısıldadım:

Senin adın louise.



Gölgenin aslından ayrılabildiği netlikte çekebilmeye ise olanaklarım yetmedi.








27 Ağustos 2018 Pazartesi

DOLAMBAÇ


Arkeolog ve antropolog Ian Hodder’ın kitabını heyecanla okuyorum (Studies in Human-Thing Entanglement). İnsan-nesne dolambacı olarak çevrilebilecek yaklaşımında Hodder, insanın varlığını içinde sürdürdüğü sonu gelmez karmaşıklıkta etkileşim ağlarını Çatalhöyük üzerinden ele alıyor. Örnek başlı başına ilginç olmakla birlikte Hodder asıl işaret ettiği girift nedensellikle kayda değer. Nesne tanımını genişleterek bunun içine düşünce, ideoloji ve dini de katıyor. Dolayısıyla hayatımıza bir buluş, keşif, çözüm olarak giren her eşya kadar yaptığımız her şey, her bir edimimizin etkisi zamanından çok öteye uzanıyor ve diğer yapıp edilenlere ilmeklenerek ortasında debelendiğimiz (ifade bana ait elbette) ağı biraz daha dallanıp budaklandırıyor.

Yaşamın bugünden bakıldığında basit göründüğü Çatalhöyük, dolambacın oluşumunda takip edilebilir bir örnek.

Yalın çamur duvarlı bitişik düzen evlerin zamanla çöküp komşularını da çökertmelerine karşı daha derinlerden çıkarılan kumlu çamur ve kamışlarla güçlendirilen bir duvar tekniği geliştiriliyor.

Çözüm bu.

Etkileriyse dört bir yana çatallanarak yayılıyor.


Kamış ihtiyacı sazlıkların çoğaltılmasına, bu, su kaynaklarının azalmasına, o da hayvancılık ve avcılığın uzaklara itilmesine yol açar, yeni yapı tekniği bir yandan işbirliği (daha fazla insan gücü, nüfus artışıyla karşılıklı ilişkisi) gerektirirken artık tek başına ayakta durabilen yapılar ortak alanlara duyulan gereksinimi azaltıyor (tekilleşen ev içlerinin yaşama biçimine etkileri)..

Hodder’in çalışması heyecan verici çünkü aşırı basitleştirici, bir açıklama yanılsaması dışında hiçbir şey açıklamayan, böylece anlama çabasının da önünü tıkayan neden-sonuç kanaatlerinin yerine neyin konabileceğini gösteriyor.

Zamanın bir anı ve belirli bir olay bağlamında müsebbibi (kendi eğilimimize göre) zıp diye teşhis ettiğimize inanarak (Erdoğan, Atatürk, Illuminati, CIA) çok daha etraflı bir kavrayıştan kendimizi yoksun bırakmıyor muyuz?

Doğru, bunun da bedeli hemen ve yarım lokmada yutulabilir açıklama(ma)lardan mahrum olmak.

Oysa Hodder’in (ve ondan çok önce Goethe’nin) belirttiği gibi, içinde yaşadığımız dipsiz dolambaçlarda her bir soruna getirdiğimiz çözümler bir alanı rahatlatır görünürken diğerlerinde yeni etkiler yaratıyor, yeni karmaşıklıklara, sorunlara yol açıyor.

Yoksulluk, eşitsizlik, iklim değişikliği vd, görünürdeki aktörlerin ötesinde giriftleşen ağlardan ortaya çıkıyorsa alışa geldiğimizden farklı bir okuma çok daha fazla şey göstermez mi?

*
Gel de Buda’nın samsara tanımını ve ona ilişkin sözünü (mealen: Samsara’nın kendi içinde çözümü yoktur) düşünme.

Ve kardeşimin sık hatırladığım gözlemini: Aslında sorun çözmüyor, sadece sorunlara yer değiştirtiyoruz.
___


http://www.ian-hodder.com/



26 Ağustos 2018 Pazar

PERDELER


Olanı olduğu gibi görmenin önünde engel duygular:

Sinire dokunma, içerleme, küçümseme, öfke, korku.

Ve.. sevgi.

Onun, karşıdakinde kendi yankısını, tekrarını arayan türü.

25 Ağustos 2018 Cumartesi

DİLİMİN UCUNDAYMIŞ


Küçük ama derin bir mutluluk.

Flüt hocam en başta dilin nasıl kullanılacağını anlatırken çekirdek çitler gibi demişti. Çekirdeği herkes gibi çitlemem. Çitlediğim gibi kullanacak olsam dilim koca, hantal bir tıkaç olur, flütün ümüğüne çökerdi. Denemedim bile. Onun yerine kendi kendime sesi nefesimle kontrol etmeyi öğrendim. Pek tercih edilmemekle birlikte bunun da bir seçenek olduğunu işittiğimde orada kaldım. Ama çalabildiğim şeyler nüanslandıkça seste sarkmalar olmaya başlamıştı.

Derken geçende internette feyiz alınacak videolar bakarken artikülasyon başlıklı biri dikkatimi çekti. Bir hanım tam da ders konusuna uygun bir netlikle dilin nasıl kullanılacağını gösteriyordu.

Nefesle kontrol, soluk ver-kes’ler arasında zaman ve ses belirginliğinden kaybettiriyor. Diğerindeyse kesintisiz hava akımı dil ile çok daha kıvrak biçimde kapatılıp açılıyor.

Oturmuş alışkanlık değişir mi diye soru işaretiyle giriştim. Dil-nefes ve parmaklar onca zamandır bunu beklermiş gibi koordine oluverdi. Şaştım kaldım. Seslerin iyi düşürülmüş pilavda pirinç taneleri gibi tek tek belirginleşmesiyle de flütü yeni baştan keşfeder oldum.

Vay canına!

Peki şu parçada? Ya bunda? Ya alto flütte?

Hepsinde saat gibi (biraz legatolar dışında) işliyor.

Ne saadet.

Artikülasyon bunca zamandır dilimin ucundaymış meğer.

Geç oldu ama hiç güç olmadı.