3 Haziran 2016 Cuma

COIMBRA'DAN PORTO'YA

Sabah eski şehrin şiddetle İstiklal Caddesini çağrıştıran bir caddesinde yeni yeni açılan pastanelerden birine oturduk. Kahvaltımı koyu tatlı şeylerle yaptım (sigaradan sonra tatlıyla bağımı da çözmem gerekecek). Raflardaki içki şişeleri dikkatimi çekti. Yalnızca Porto şarapları değil, her türlü alkol. İçki satışı için özel izin gerekmiyor mu? Gerekmiyormuş. Böylece fırınlarda, pastanelerde bile her çeşidini bulmak mümkün.

Bir kez daha Medine kapısından geçip tepeye, üniversiteye yürüdük. Yamacın ortalarında bir kilisenin açılmasını beklerken Teresa karşıdaki bir binanın duvarında Karanfil Devriminin ünlü şarkıcı-ozanı José Afonso’nun  (O Zega) seramik portresi ile bu evde yaşadığına dair plaketi gösterdi. Devrime sesini verenlerden çok önemli bir figürmüş. Açık bir pencerenin kenarına bir çift spor pabuç duruyordu. Evi müzeye dönüştürülmemiş.




Kilise açılmadı, yola devam ettik.

Portekiz’de gördüklerimin daha fazlası değilse yarısı dünya kültür mirasından sayılmış, Coimbra Üniversitesi de onlardan. Tarihi yapıların etrafına Salazar döneminde kişiliksiz binalar eklenmiş. Göz onları hızla geçip tıp ve edebiyat fakülteleriyle tepelerden ırmağa, şehre bakan meydanda duruyor. Dünyanın hala eğitim veren en eski üniversitelerindenmiş (kuruluşu 13. yy).




Bilet alıp kütüphane önündeki kuyruğa girdik. Belirli zamanlarda ziyaretçi alınıyor. Nedenini içeride anladım. Ama ilk “bilgi” okuduklarımdan değil, bedenimden geldi. Kuru, serin loşluğuna adımımı attığım an huşu duydum. Yüksek tavanına kadar iki katı fırdolanan kafesli dolaplar, raflar dolusu yüzlerce yıllık kitap. Yanlarda büyük masif masalar. İç içe salonların büründüğü koyu kahve, altın yaldız, bordo. Kokladığım en hala yaşayan geçmiş kokusu. Eski, yine de taze.

Sessizlik.

İçerideki bütün bir ziyaretçi grubuna rağmen seslerin üzerine hepsini eşit boğan bir sessizleşme örtüsü atılmış gibi.

Tanrıya şükür foto çekmek yasak.

Sadece gör, hisset. İstersen çeşitli dillerde hazırlanmış broşürlerden bilgi edin.

Şunları öğren sözgelimi:

Kütüphane ısı yalıtımıyla bir tür termos gibi tasarlanmış –heybetli kapısının belirli zamanlarda açılmasının nedeni buymuş. Kitaplar böylece ısı ve nemden azami ölçüde korunuyor.

Kurtları uzak tutan bir ahşap kullanılmış.

Yine de kadrolu personeli arasında ufak zararlılara karşı yarasalar varmış; gece el ayak çekildiğinde uçuşmaya başlar, içeri sızan, üremeye cüret eden ne kadar böcek varsa silip süpürürlermiş –ama tabii raflar bundan önce yarasa pisliğine karşı örtüler ve özenle kapatılırmış.

İçimden yerlere kadar eğilerek çıktım.

Barok kütüphaneden aşağı, hapishaneye indik. Üniversitenin ayrı yasama organı olduğu zamandan kalma, dar bir döner merdivenden inilen, beyaz badanalı boş odalardı. Bizden başka kimse yoktu, yankısını şöyle bir yokladım. Müthişti. Saldım sesimi, eğip bükmeyi, çoğaltıp doldurmayı, uzatmayı mekana bıraktım. Bir iki nota, derken doğaçlama cümle parçaları-cümlelerle serpilen sesler.

Çıkarken durup kulak kabartmış insanlarla karşılaştım.

Üniversite şapelinin kapısında girmek için tıklatın notu vardı. Görevli bir öğrenci açıp bizi iki kişi dışında boş kiliseye aldı. Nispeten ufak, aydınlık ama bezemede kaynak esirgenmemiş diğerlerinden hiç geri kalmayan bir mekan. Hala kullanılıyor, burada düğünler de oluyormuş (profesörlerin ve parasını verirse dışarıdan çiftlerin). Çıkarken koca bir ziyaretçi kuyruğuyla karşılaştık.

Yön konusunda tanrının unuttuğu bir kul olabilirim, buna karşılık kusursuz bir zaman-ritim duygum var. Rehberken de turist olarak da en olmayacak yerlerde kalabalıkları teğet geçmemi sağlayan, gürültü, kargaşa arasında sükunet adalarının kokusunu aldıran şaşmaz bir içgüdü.

Ya da belki, sen hep yollarda ol, biz arkandayız diyen seyahat pirlerinin işidir.




Akademik doktor adaylarının jüri karşısına çıktığı büyük salona üst galeriden baktık. Köşede bir bölüm şamatacılara (fanfar) ayrılmış. Tezin kabul edildiği bunların kopardığı kıyamet (ziller, davullar, kim bilir daha nice gürültü aleti) ile duyurulur, salonun sessizliğe bürünmesi ise olmadı! anlamına gelirmiş.

Buradan çıkılan dar balkon boyunca kente nefis bir bakış var.

Çıkışa yakın aşağılardan çatal bıçak sesleriyle sivrilen bir uğultu yükseliyordu. Üniversite kantini! Bayılırım. İnelim de çocuklarla bir kahve içelim dedim. Bol mürekkep (artık printer mürekkebi), kağıt, yüzlerce genç kokunun o kendine özgü karışımıyla okul nefesi. Sarı, kırmızı, beyaz plastik sandalyelere çökmüş, kitaplarına notlarına, sohbetlerine gömülmüş, beklentileri, korkuları, umutları hayatça kim bilir kaç değişime uğratılacak gençler. Taslak yaşamlar.




Aşağı, şehre dönerken bakımsızlığın, kir pasın bile halel getiremediği güzellikte binaların önünden ve meyve-sebze-et-balık (biraz da çul çaput) halinin içinden geçtik. Kirazın kilosu 11 E’ya kadar çıkıyordu.




Toparlanıp otelden ayrıldık.

Arabanın bagajı, benim görevim dün sonlanacaktı, sen de nereden çıktın yine dercesine bavulumu almıyordu. Şöyle bir kazı çalışması ardından yeri değişen bir çekmecenin engel olduğunu fark ettik. Ahşap işli eski, güzel bir çekmece. Teresa hayretle bakıp bunun burada işi ne ki dedi araba ve içindekiler kendisine ait değilmiş gibi. Çekmeceyi ikna edemeyince içeri aldık.

Otoyola bulaşmadan, oradan 60 küsur km olan yolu biraz uzatıp Portekiz Venediği Aveiro’ya geldik. Kanallarla gondolların fotografik güzellemesine kapılmışım. Girişi sıradan, merkezi ufak art nouveau yapılarla hoş, Venedik benzetmesinin kaynakları ise şeylerin asıllarından şaşmama gereğini hatırlatır büyücek bir şehir. Gondol turu yaparım diyordum ama Gençlik Parkı havuzunda dolanmaktan daha heyecan verici olacağa benzemiyordu, vazgeçtim. Gondolların burunlarındaki birer çizgi roman zenginliğinde sahneler (ve “edepsizlikte birbiriyle yarışan isimler”) eğlenceliydi ama.

Teresa bir kez daha haklı çıktı: Bundan hiç şaşma, nerede yediklerini yerlilere sorarak lokanta seç, pişman olmazsın. Arkalarda bir halk lokantasına öyle gittik. Üzerine yine bir manastır tarifiyle yapılmış yerel tatlıdan aldık ama şiddeti benim için bile biraz fazlaydı.

Olabildiğince kıyıda kalarak denizin içlere girdiği sazlıklarla batak alanlar, kumullar boyu ilerledik. Sahil kasabası Esmoriz’in (“Portekiz St.Moritz’i?”) okyanusta sonlanan ana caddesinin ucuna kadar gittik. Kıyı boyu bir duvar çekmişler, Atlantik görünmüyor, sadece gümbürtüsüyle kaldırdığı tuz serpintili pusu geliyordu. (Neden getirildiği anlaşılmayan bir otobüs dolusu ilkokul çocuğu vardı, duvarın önündeki dar alanda çığlık çığlığa, sevinç içinde kaynaşmaktaydılar.) Biraz ilerideki açık ve boş kumsalına yürüdük. Rüzgarın tuzlu tokatları fazlasına elvermiyordu, döndük.




Otelim Porto’da değil, Douro (doro) ırmağının karşı kıyısındaki yeni yerleşim Gaia’da imiş. Onca sakin saatin ardından iş çıkışı trafiğinde şehir curcunasına buradan daldık. Odama yerleştim. I. Louis köprüsüne kadar yarım saate yakın yürüdük. Köprünün üst katı iki şehrin tepelerini, alt katı da kıyılarını birleştiriyor. İkisi de yayalara açık. Baş döndürücü bir yükseklikten nehre, Porto’nun tarihi, rengarenk rıhtımı Cais da Ribeira’ya, şarap fıçılarıyla dolu, uzun kürekli teknelerine (rabelo), ufacık insanlara bakarak karşıya geçtik.





Dönüşte böylece beni Porto ile de tanıştıran Teresa ile kırk yıllık ahbap gibi vedalaştık. Suyunu döküp kollarımı Porto’ya sıvadım.

*

Fotograflar:

https://picasaweb.google.com/118198168542066911108/6291082994702432769#

2 Haziran 2016 Perşembe

SAO MARTINHO DO PORTO ÜZERİNDEN İÇLERE

Sabah yağmurluydu. Kahvaltı salonunda güler yüzlü, yaşlıca bir garson karşıladı. Babacan bir beyefendi. Teresa ile hararetli bir sohbete koyuldular. Manzaralı bir yol ve bana görülecek yerler öneriyormuş. İstanbul’dan geldiğimi öğrenince gözleri parlayarak “Fenerbahçe!” demişti. Takımın Portekizli oyuncusu Raul Meireles’in amcasıymış!

Buradan bir an önce çıkmak istiyordum ama Teresa seramik fabrikası ile kaplıcaların tarihi kısmını bir göreyim istedi.

Kraliçenin kurduğu tarihi şifa yurdu kapandıktan sonra Caldas da Rainha eski önemini, harapça yapılara bakılırsa ışıltısını kaybetmiş. Ama belli ki alımlı bir yermiş. Geniş parkları, güzel taş yapılarıyla eski yerleşim şimdikinden çok farklı.

Keskin hicviyle güce meydan okuyan Rafael Bordalo Pinheiro buralıymış. Karikatürist, seramik tasarımcısı, heykeltıraş, illüstratör, Portekiz’in ilk çizgi roman yaratıcısı. Doğumunun 170. yılı kutlanıyordu.

Şehri ünlü eden seramiklerin üretildiği fabrikayı o kurmuş. Seramikler bir vakitler pek gözdeyken demode olup unutulmuş, şimdi yeniden artan bir rağbet görüyormuş. Belli zamanlar gezilen fabrika yerine satış mağazasına göz attık. Lahana, balık, patlıcan biçimli servis tabak çanakları derken Rafael Bordalo Pinheiro çizgilerinden grotesk figürler.



Raul Meireles’in amcasının tavsiye ettiği kıyı yoluna Sao Martinho’da kavuştuk. Yol göbekten geçilmiyordu. “İnsanları bıktırıp otobana yöneltmek amacıyla olduğundan kuşkulanıyorum.” Daha beteri buralarda işaretleme ya kötü ya da hiç yok. Böylece hemen her birinin etrafında bir tur attıktan sonra nereye sapacağımıza karar vermekten serseme döndüm. (Tersi belirtilmedikçe son gösterilen yönde devam et diye genel bir kural çıkardım. İşe yaradı.)

Ağırlıklı olarak İngilizce ama üç dilde konuşuyorduk. Portekizceye ilişkin sorular sorup duruyordum.

“Martinho mu? Portekizliler –cık ekine bayılır. Lokantada bir çorbacık istersin, ayacıkların yorulur, evciğini özlersin. Tanrının azizine bile Martincik dersin!”

Aziz Martincik, dar ağızlı geniş bir koy. Yerleşimin büyük kısmı, deniz rüzgarlarından korunmak için olsa gerek koyu çevreleyen tepelerin kara tarafında. Su tarafında kumsal ve kumullar ile havuzlaşmış güvenli bir deniz var. Kumlar sabah atıştıran yağmurla koyulaşmış, hala ıslak.



Nazaré’ye kadar dar kıyıdan devam ettik. Bahar çiçekleriyle kaplı dik yarlar, aşağıda uzanıp giden bakir kumsallar.. Çok güzel bir yol.

Tek tük ev için “Bunlara göçmen evi” deriz dedi. “50’ler, 60’larda ülkeden çok göç oldu. (Eğitimsiz, umutsuz insanlardı. Portekizlilere ilişkin olumsuz klişeler onlarla oluştu. Bugün yeni kuşaklarla biraz aşılsa da hala direnen kalıplar var. Beni görüp aa bıyığın yokmuş, çok da kültürlüsün, biz Portekizlileri, hele kadınlarını öyle bilmezdik diyen çok.) Tatillerde dönmek için göç ettikleri yerlerin mimarisine heveslenen yazlıklar yaptırırlar. Kar nedir bilmeyen bölgelerde dimdik şale çatıları filan görürsün. Ne kadar başarılı olduklarını dosta düşmana göstermek için heyula gibi lüks ciplerle gelirler –bir kısmı kiralıktır bunların.”

Nazaré’den içe saptık.

“Burası tipik bir balıkçı kasabası. Diğer adı ‘Dul bıraktıran’ ya da ‘7 etekler.’ Kocalarını denize kurban veren kadınlar geleneksel yas kıyafeti yedi eteğe bürünür.”

Keskin dönüşleri hoşuma gitmeye başlayan mizah anlayışıyla dayanamadı. Gülerek, “İşe geç kaldıkları sabahlar suçu altı ya da yedinci eteklerine yükleyiveriyorlardır tanrı bilir” dedi.

Alcobaça (alkobasa).

“Al ile başlayan isimler –Almedina, Algarve vs- Arap etkili fakat Alcobaça adı Alco ve Baça adlı iki ırmağın burada kesişmesinden. Tarihi Roma’ya kadar uzanıyor ama bugünkü yerleşim 12. yy’dan kalma bu manastır etrafında oluşmuş. Etkileyici, sevdiğim yerlerden. Görmeni istedim.”

Gerçekten de 200 küsur metre uzunluğuyla haşmetli bir yapı. Hiç süssüz kilisesi alışılmadık bir aydınlıkta. Huzur veriyor.

“Bütün o bezemeler, tarzlar tamam, sanat tarihine meraklıysan ilginç ama tanrıya, ruhuma, adına ne diyeceksen, daha derin bir temas peşindeysem geleceğim yer burası.”

Evet.



Manastır, dev davlumbazları ve ırmaklardan birinden buraya çektikleri kanal ile mutfak da ilginç. Manastırların iç bahçelerini çevreleyen revaklarda dolaşmak hoşuma gidiyor. Onlarla en yakın duygusal ilintiyi buralarda kuruyorum. Sütun ve kemerlerin iç içe geçen tekrarında insanı yatıştıran, trans ya da tefekküre sokan bir şeyler var sanki.



Öğle üzeriydi. Teresa yoldan geçen birini durdurup yemek için nereyi tavsiye ettiğini sordu. Arka sokaklardan birinde gayet temiz, leziz bir lokantada balık yedik.

Balça nehri incecik kalmış; bir daha gelmek için tükürüğümü isabet ettirecek kadar bile suyu yoktu. Alco daha iyi durumdaydı.

“Geleceğin savaşlarının su yüzünden çıkacağını söyleyenler haklı olabilir.”

Otobanı bırakıp iki şeritli yolları tutmak iyi fikir. Köy, kasaba, müthiş bitek tarla bahçe arasında yolun kendisini hedef yapmak.

“Batalha (batalya) özellikle kilise kompleksinin bitmemiş şapelleriyle etkileyici.”



Buranın savaş anlamına gelen adı, Kastilya hakimiyetine karşı 1. Joao önderliğinde yakınlardaki Aljubarrota’da verip kazandıkları mücadeleden geliyor (1385). Zaferin ardından kral adağını yerine getirerek Meryem Ana’ya sunduğu Santa Maria da Vitoria manastırını yaptırmış. Böylece bu yapı Portekiz’in bağımsızlığının simgesi olmuş.

Muzaffer gencecik kralın atlı heykeline bakarak karakter analizine giriştim:

“Anasının oğluymuş. Layık olmak için didindiği babasından ise kendini bildi bileli nefret etmiş..”

Teresa gülüp sanat tarihi açıklamalarına devam etti. Biletimi alıp tek başıma manastıra girdim. Kralın Dominiken rahiplere bağışladığı manastırı tarikatlarının 19. yy’da dağıtılmasına kadar onlar kullanmış. İç bahçe, evet. Tonozlar, evet. Kemerler, evet. Bol lahit, kaçınılmaz süslemeler. Tamam. Sonra dışarıdan dolanarak ünlü bitmemiş şapellere girdim ve vuruldum. Nedenini bilemiyorum. Kubbe eksiğiyle olanca görkemleriyle oradaydılar. Akşamüzeri güneşini arkadan alan yüksek vitrayların yansıması yağmurun aşınmış taş zeminde kalan birikintilerine düşüyor, korunaklı olması gereken iç mekanda sert bir rüzgar dolanıyor, saçımı, yüzümü, yansımaları ürpertiyordu.

Tamamlanmamışlık kusursuz bir tamlık iddiasıyla çatışıp onu beş paralık ettiğinden miydi bu etki? Fazla da kurcalamadım. Etkisini duy, nedenini sorma.

“Coimbra?” (kuimbra)

“Coimbra!” 

Annesinin memleketiymiş. Çocukluğunda yakınlarda kaybettiği babasının aileyi getirdiği tatillerin anılarını anlattı. Abisiyle Medina kapısında oynadıkları oyunları, şehrin iç gıcıklayan duygusunu.

Lizbon ve Porto ile birlikte içinden, kenarından ırmak geçen üçüncü kent. Ülkenin ilk başkenti ve en eski üniversite şehri. En yukarıda üniversite (ve tembelleri dürtüp duran çanları yüzünden öğrencilerin Kaltak adını taktığı kule) ile tepeden aşağı akan tarihi dokusu, kıyıdaki kolonyal garı, Rio Mondego (ülkenin EN uzun nehri) üzerindeki modern köprüleri, yeşilden de hiç geri kalmayışıyla pek güzel görünüyor. Üstelik koca şehir; turdu, transferdi, seçeneği boldur.

Teresa istasyonun karşısındaki kiliseyi işaret ederek bir süredir ballandırarak anlattığı lokantayı orada kime sorsam göstereceğini söylüyordu. “Adı Zé Manel ama Kemikler lokantası desen de herkes gösterir.”

Adı Almedina olduğuna göre otel de şehrin aynı adlı bu eski kısmından uzak olmamalıydı. Gerçekten de bu sefer elimizle koymuş gibi bulduk.

Coimbra ile Porto arası bir de Portekiz’in Venedik’i dedikleri Aveiro (aveyru)’yu görmek istiyordum. Resepsiyondaki gayet akıcı İngilizce konuşan görevliye sorularımı kendim sorarken artık tur düzenlemediklerini öğrendim. Kapanmak üzere olan turizm ofisine danışabilirdim ama.

Teresa’nın arkamdan mırıltıyla homurtu arası “Pekala, yarın şehir turu ve Aveiro'nun ardından seni Porto'ya götürüyorum ama bu gerçekten son-son gün” dediğini işittim. Ekledi: “Neden böyle yufka yürekliysem?”

“Belki biraz da bu turda benim kadar iyi vakit geçirdiğindendir?”

Çok sevindim tabii. Körün istediği bir göz.



Arabayı bırakıp ufak bir tur için çıktık. Kemerli kapısından Medine’nin bel büken dedikleri dik yokuşlarına vurduk. Kare planlı geniş Santa Cruz meydanına geldik. Meydana adını veren kiliseyi gezdik. Apsisinde Portekiz’in ilk iki kralının karşılıklı lahitleri yer alıyor. “Ben bu en kutsal köşenin İsa’ya ait olduğunu sanırdım” dedim. “Hem sizde insanlar mezar gördü mü kimin ve ne zamandan olduğuna bakmaksızın dua etmeye koyulmaz mı?” Yokmuş öyle bir adetleri.

Meydan, eski şehir.

“Burası hoşuna gitmişe benziyor.”

“Çok güzel. Muito bem?”

“Daha dur.”

Kiliseyle aynı adlı bitişikteki eski kahve oturaklı tavanı, ufak altıgen mermer masaları, ağır masif tahta panelleri, pencereleriyle harikaydı. Meğer kilisenin bir kanadını kahveye dönüştürmüşler. Ufacık sahnesinde iki sandalye, Coimbra tarzı (boynu gözyaşı biçiminde sonlanan) bir fado gitarı.



Köprüden karşı yakaya, bir boy yürüdük. Üst üste gelen taşkınlara karşı önlemlerini sonunda almışlar ama güzelce restore edildikten sonra yeniden sular altında kalan tarihi bir kilise için çok geçmiş. Birkaç metre yükseklikte mil altında kalmıştı.

Medine’ye dönüp arka sokaklardan Zé Manel’in dar geçidini bulduk. Yedi buçukta açılmasına fazla kalmamış, önünde şimdiden yirmi kişilik bir kuyruk oluşmuştu. Japonlar, Fransızlar.. Bu ufak lokanta öyle gözdeymiş ki kapısında beklemek (beklerken kurulan ahbaplıklar)  bile deneyimine dahil bir hoşluk sayılırmış.

Çok geçmeden sahibi Zé kağıdı kalemiyle görünüp her grubun kaçar kişilik olduğunu not etti, içeri girip masaları düzenledi, yeniden çıkıp bizi yerlerimize götürdü.

Duvarlar masaların beyaz kağıt örtülerinden koparılan parçalara bin bir dilde yazılan kat kat notlar, şiirler, mesajlardan görünmez olmuş. Kağıtlar arasından burada olması dünyanın en doğal şeymiş gibi gözlüklü bir yaban domuzu kafası uzanıyor. Gıcır gıcır çelik tezgah mekanın geri kalanının köhneliğiyle çelişiyor.

Et (keçi, domuz), sakatat, bir iki deniz ürünü ile yerel mutfağın kendine özgü çeşitlerine yumulan insanlar bir süre sonra masadan masaya söyleşmeye başlıyor. Havanın ısınmasında Zé ile garsonlarının sözde atışmasına dayalı tuluatla garsonların müşterilere takılmasının da rolü var. Komedi, mönünün parçası.


Teresa’nın önerdiği kemikli eti (ya da etli kemik) denedim. Lezzetli ve eğlenceli bir yemek oldu.

1 Haziran 2016 Çarşamba

CEHENNEMİN AĞZI - KITANIN EN BATISI - SİNTRA - OBİDOS - CALDAS DA RAINHA

Bana bir günlüğüne rehberlik ve şoförlük edecek bir tanıdığı var mı diye sorduğumda Guida arkadaşı Teresa'yı söyledi. “Keyfi yerindeyse keskin bir mizahı da olur, seversin.” Aradım, anlaştık. Sabah otelden içeri alı al moru mor bir Teresa girdi. “Gecikiyorum diye korktum.” Tam vaktindeydi oysa. Arabasına gittik. Özür dileyerek bagajı açtı. Boş saksılar, torba torba toprak, alet edevat. “Evden gelmiyorum da, boşaltmaya fırsatım olmadı.” Bir battaniye çekip dağınıklığı örttü. Bavulumu üzerine koyduk. Otellerde çalışmış, rehberlik, çevirmenlik yapmış. Şimdi sadece arada bir tura çıkıyormuş. Hoş bir kaotiklik içinde konuşkan. Araba kiralamaktan neden çekindiğimi söyleyince ah, sen yönsüzlüğü bana sor dedi. Hey tanrım, bir tane daha mı?! Sormama gerek kalmadı, gördüm, yaşadım. Ama dili biliyor, eğlenceli, ülke, insanlar üzerine çok şey anlatıyor. İyi bir rehber.

Şehri çıkıp kıyı boyu yola koyulduk. Cascais (kaşkais), Estoril, daha ilerideki Sintra, Büyük Lizbon bölgesine bağlı (belki ilçe karşılığı) yerleşimler. Yanı başımızda Lizbon’a işe gidenlerin yoğun trafiği, boş şeridimizden kıvrıla büküle ilerledik. Yamaçlarda bahçe içinde evler. Mütevazı, sıradan, modern, çarpıcı, alımlı. Hepsi de yeşile gömülü. Sizde pek alışveriş merkezi yok galiba dedim. Olmaz mı dedi tam da yanından geçtiğimiz iki katlı, çelik grisi, mavi füme camlı binayı gösterip. Yine de bizdeki çılgınlığa erişebildiklerini sanmam.

Girişinde büyük bir casino ile karşılayan Estoril sönük bir sayfiye kasabasıyken yıldızı son yıllarda parlamış. Şehre bu kadar yakın, sakin, yaşaması kolay, güzel bir yer olduğunu söylemişti burada oturan Guida.




İlk görmek istediğim yerde durduk: Boca do inferno, cehennem ağzı. Bayat bir peksimet gibi ufalanarak yığılan kayalıklarla kıyı bir girinti oluşturmuş. Deniz kudurduğunda dar ağızdan içeri hücum eden sular metrelerce yukarı fışkırarak (kim bilir nasıl seslerle) cehennemi bir çalkantı yaratırmış. Şimdi sakindi. Ha desen girilecek halde (17-18 derecelere itirazı olmayana).

Evlerin seyrelip bir süre sonra hiç kalmadığı yoldan kıyıyı izledik.

Geniş koylar, kumsal cepler, yarlar, kayalık burunlar.. Sağ yanımızda yoldan tel bir çitle ayrılmış, çeşit çeşit ufak bitki yeşili işli, kır çiçekleri kaplı bir arazi içlere doğru göz alabildiğine uzanarak dalgalanmaya başladı.

“Kumullar! Burada inşaatı imkansız hale getiriyor. Allahtan. Yoksa yasakları delip bulduğumuz her yere bir şeyler kondurmaya bayılırız!”

İnip avuçladım. Göründüğü kadar ince (ve ılık) bir kum ama deniz gibi, o da hiç göründüğü gibi durmaz tabii.




“Rüzgarlı günlerde kafanı çıkaramazsın. Açıkta bulduğu her yerini ince ince keser, kulaklarına, burnuna, ağzına dolar.”

Oradan oraya çalkalanarak yer değiştirirken dört bir yana tozuyan kum dalgaları hayal ettim.

Orası burasını çekiştiren, pençeleyip ısıran yavrularını sabrı taşmış bir anne ayı gibi üzerinden silkeleyen doğa hayali ne kadar rahatlatıcı. “Siz ve inşaat izinleriniz! Gelin, şu kımıl kımıl zemine kondurun saçmalıklarınızı. Sıkıyorsa!”

Vahşi bir güzellik.




Yarlar üzerinde son bir geniş viraj ve Cabo da Roca, kaya burun, “karanın bitip denizin başladığı yer,” Avrupa’nın en batı noktası karşımızdaydı.

Nedir en’lerin insan üzerindeki bu cazibesi? Bir yeri, anı sıradan olmaktan çıkarıp ona somutluk, belirginlik kazandırdığı, dikkati çekip kazandığı için mi en.. herhangi bir şey bu kadar merak uyandırır?




Çekime bağışık değilim. Burası kıtanın en batı noktası denmese daha önce ve sonra gördüklerimden farklılaşmayacak burun, altını çizip çerçeveleyerek sahip olunacak bir şey haline geldi.

Kamerayı Teresa’ya verip tepesinde haçı, nişan sütünu önünde (enlem ve boylam plaketinin yer aldığı deniz tarafının arkasında) dikildim.

Sonra yere oturup flütümü çıkardım ve bu an için tasarladığım ritüel olarak üfledim –daha doğrusu deliklere hücum edip sesi emen, çatallaştıran rüzgarla birlikte üfürdük.

Oldu işte. Anı işaretleyip sahip olduğum yanılsamasıyla beraber heybeme attım.




Sintra ile birlikte tepeler, yamaçlar dolusu sımsıkı, koyu bir yeşile daldık.

Teresa, ünlü Pena sarayını kast ederek o tamam ama ben sana asıl kapüşonlu (diye anılan Fransisken) rahiplerin kayalara oyduğu manastırı göstermek istiyorum dedi.

Kıyısı eğreltiotu kaplı gür orman içinden daracık yolla birlikte tepeye doğru kıvrıldık.

“Şey.. çift yön mü burası?”

Fiat Linea’sının çilekeş vitesleri arasında dolanan Teresa evet, dedi. “Merak etme, karşıdan araç gelirse sığışırız bir şekilde.”

Lafıyla birlikte hızını hiç kesmeden devam etti.

“Kayaları görüyor musun?”

Ağaçlar arasında yer yer yuvarlak hatlı, sütlü kahverengi dev bloklar üst üste, yan yana sıralanmış gibi duruyordu. Enstalasyon dersin.

“Kıvrımlarının dişiliğine bak. Henry Moore kayaları.”

Güldü. “Evet ama daha şaşırtıcı olan burada ne aradıkları. Morfolojik yapıları suyla, denizle ilgili olduklarını gösteriyor.”

Yerkabuğunun dev dalgalanmaları işte. Akıl almaz güçlerin akıl almaz zaman ölçülerinde ettikleri.

Ormanı koklayarak (rengi ve yoğunluğundan beklenmedik biçimde kokusuzdu) arabadan indim.




Bilmeyenin kaybedeceği bir patika ve kayalar arasından kapüşonluların manastırına girdik. Düsturlarının yalınlık, doğaya karışırcasına yakın olmak olduğu besbelli. Kapıları, pencereleri yalıtmada bolca kullandıkları şişe mantarından ötürü buraya mantar manastır da diyorlarmış. (Yerli bir ürün olan mantar, tıpkı seramikleri gibi yeri göğü kaplayan, izolasyon malzemesinden takıya, çantadan kartpostala, tuvale, akla geldik gelmedik her işte kullanılan bir bolluk.) Her yer yeşildi. Kayaları tutan yosun, daracık pencereleri dolduran orman görüntüleri. Kana kana yeşil. Daracık hücrelere, mutfağa, yemekhaneye girdik çıktık. Doğaya biz fazla yerini almayalım der gibi yaşamış, öldüklerinde bile belki bu düşünceyle diklemesine gömülmüşler.

Çok daha güzel değil mi, dedi Teresa. “Ben bunu altından, süslemeden, şaşadan geçilmeyen bütün o katedrallere yeğlerim.”

E haliyle.

Sintra tepelerinde görülecek daha çok şey var. Magrip kalesi, ünlü sarayı yaptıran II. Ferdinand’ın kontes aşkı için inşa ettirdiği şale, bahçeler.. Sadece Sintra ve etrafına bir buçuk gün ayrılabilir. Ben bir de Pena sarayı olsun dedim.

Bir Disney prodüksiyonu gibi duran sarayın fantezisinden fırladığı II Ferdinand Almanmış. (“O vakit ben ona bundan böyle kısaca Fritz diyeceğim!”) Hassas duyguların adamı, sanatçı kral olarak anılmış. (Teresa ile aynı anda, Neuschwanstein’ın Bavyera kralı, Wagner aşığı II.Ludwig’i gibi dedik.) Kral, o da olsun bu da olsun (Arap, İspanyol, Doğu, havale geçirirken görülen sanrılar..) diye divitini altın hokkaya batıra çıkara çiziktirdikçe mimar-mühendislerin onca işi tepedeki inşaat zeminine nasıl yerleştireceğini düşünerek herhalde soğuk terler döktüğü bu eklektik yapıda Fritz’den itibaren krallar yine de şaka maka 1910’a kadar oturmuş. Rengarenk, biçim biçim kulelere, teraslara, surlara ine çıka eteklerde çepeçevre uzanan muazzam parklara şaşıp kala yapının yüreğine, konut kısmına geldik.

Sonunda! Üstünde hala saç telleri olan yastıkları ve uğradıkları hışımla yamulmuş kraliyet diş fırçalarını göremeyeceğim diye endişeleniyordum.




İspanyol-Arap bezemeli iç avlu boyunca sıralanan yemek salonları, tütün-çay- yatak odaları vs’yi gezdik. Diş fırçasından fazlasını, kadife kaplı minderi kaldırıldığında taharet küveti olarak kullanılan altın yaldız ayaklı puflar bile gördüm.

Park içinden tırmanıştan daha zorlu bir inişle arabaya döndük. Duvarına bitişik ızgarasından dumanlar tüten kendi halinde bir lokantanın bahçesine oturduk. Buradakilerin çoğu turistik, pahalıymış. Bir yemek taş çatlasa 15 E’dan fazla tutmamalı. Hovardalık etmeyeceksen pekala bunun yarısına da gayet iyi yiyebiliyorsun –çeşit isteyenler tapa/meze de seçebilir.

Duman altı olduk ama iyi bir yemeğin ardından Sintra kasabasına indik. Yeşil burada da soluk kesici. Eski, renkli, güzel yapılar, taş döşeli dar yokuşlar. Büyük parkların derinlerine çekilmiş malikaneler. Biraz yürüdük. Biçiminden ötürü “yastıkçık” (piriquita) dedikleri tatlıyı en ünlü fırınından alıp bir kilisenin yamaçlardan aşağı, uzaktaki okyanusa bakan turistsiz, hiç kimsesiz arka bahçesinde duvara oturup yedik.

“Portekiz’in bol un, yumurta, şekerli geleneksel tatlılarının tarifleri manastırlardan gelme ve birer sağlıklı beslenme felaketidir.”

Eh, izin verilen tek haz kaynağı bu olunca, herhalde.

Şerbet eksiğiyle bunlarda Arap şehveti de yok değil.

Yola otobandan devam ettik. 2002’deki katılımıyla Portekiz’in AB’den aldığı fonları eğitim, sosyal projeler, tarım yerine tüketimi körükleyici şeylere yatırdığını anlattı Teresa. “Koca koca havalı araçlarla gezinecekleri otoyollar eğitimden de tarımdan da daha önemliydi tabii!”

Sintra’nın romantik güzelliği geride kalmış, yolun iki yanında seyrelen bir yeşil içinde bizdekini andıran bir savrukluk, duyarsızlıkla kondurulmuş yerleşimler onun yerini almıştı. Denizden de uzak, yavan bir geçişti.

Tuuh! dedi Teresa. “Alcobaça ile Batalha’nın çıkışını atladım. Bir sonrakinden çıkıp dönsek mi?” Yön duygusundan hiç nasibini almadığını anlamışım, boş ver dedim. Vakitlice Caldas da Rainha’ya gitmeyi iki yer daha görme pahasına da olsa sonuçsuzca dönüp durmaya yeğleyecek kadar da yorgundum. Başımıza geleceği ne bileyim!

Akşamüzeri Obidos’un yeşil bir tepeyi kuşatan surları göründü. Bu saatte varmanın iyi tarafı son turist otobüslerinin de ayrılmak üzere oluşuydu. Portekiz’in 7 harikasından biri sayılan Obidos bizim gibi tek tük turiste kalmıştı. İnişli yokuşlu kıvrım büklüm daracık sokakları, mendil serimlik bahçeleri, Arap, Gotik, Rönesans, Barok.. kaç dönemden korunmuş mimarisiyle Obidos hele bu ışıkta görülesi bir yer.




Cephesinden hoşlanıp girdiğimiz bir kilisede kitap rafları, tezgahlarıyla karşılaştık. Olur a. Ama bunları geçtiğimizde ta apsise kadar her yerin kitap dolu olduğunu gördük. Din kitapları da değil, çeşitli dillerden sadece kitap.

Kitaba adanmış bir kiliseydi!

Sadece burada oturanların araçlarına izin veriliyordu. Hoş bir yerdi olmasına ama yaşamak için fazla dar, kapalı, zamana sırtını dönmüş.

Gelirken aklında tut, buradan döneceğiz dediği göbekten her nasılsa geçmedik. Başka bir yoldan alakasız bir yönde ilerlerken ortalıktaki tek tanrı kuluna (çöpünü dökmeye çıkmıştı) sorup birkaç yanılmanın ardından otobana döndük. Kısa bir yol gittikten sonra ne kadar ödediğine baktım. 10 küsur E!

“Soygun bu!”

“Düpedüz. Üstelik kendini çoktan çıkarmış yollardan da almaya devam ediyorlar.”

Nihayet günün son durağı Kraliçe Kaplıcalarına, Caldas da Rainha’ya vardık. Gördüğüm fotolar Obidos benzeri tarihi, alımlı bir yerdendi. Burasıysa yıldızı hiçbir zaman parlamamış bir taşra kaplıcası gibiydi. Kılıksız yeni apartmanlar, tatsız betonlaşmayla bir kez daha memlekettesin deseler yadırgamayacağım bir yer.

Rezervasyonu yapan kuzenime bakarsam Dona Leonor buranın tek oteliydi, kime sorsak bilirdi herhalde.

Sen öyle san!

Kısa sürede iki şeyden emin oldum.

Umutsuzca kaybolduğumuzdan ve Portekizlilerin yer tarifinde eşsiz bir merhamet, adanmışlık gösterdiğinden.

Dona Leonor’u duyunca duruyor, nasıl anlatacaklarını epey düşünüyor, ardından her biri (on kişiye sormuşuzdur) dakikalar süren bir tarife girişiyordu.

Söze hep, yaya olsaydınız kolaydı da böyle biraz çetrefil diye başlıyorlarmış.
Ama yılmıyorlardı. Genç bir adam sonunda benim tarafımdaki kapının önüne çömelerek tarife devam etti. Küçük oğlunun elinden tutan başka bir adam yolun ortasına, yanımıza geldi. Gülerek ilk söylediği, buradan epey geçtiniz, ne zaman durup soracaksınız diye merak ediyordum olmuş.

Önce kişisel bir özellik sandım ama hayır; gözünüzün ta içine ve muhabbetle bakarak cevaplıyorlar. Teresa dağınık görünümüyle insanları ilkten irkiltse de bunun yerini hemen ardından sempati alıyordu fakat bunun Teresa’nın ilişki kurma biçimiyle sınırlı olmadığını sonradan pek çok kez kendim gördüm.

Sonu gelmez bir tarifi doğru bir iki dönüşün ardından otelin yön tabelası izliyordu. İlk birkaç sefer sevinip kurtulduğumuzu sandıysak da aynı yerde dönüp duruyorduk. Aynı küçük otobüs terminali, mahkeme, kilise.. Hava karardıkça soracak insan da azalıyordu.

Benden çok daha yorgun olması gereken Teresa iyimserliği, neşesinden hiçbir şey kaybetmezken içimden hırlamaya başlamıştım.

Sonunda gecikmiş bir uyanma anıyla kilisenin solu yerine sağından döndük ve bu arada kaplıcaların tek oteli filan olmadığını anladığımız Dona Leonor karşımızda beliriverdi. Bir günlüğüne anlaştığımız Teresa çevirmenliğimi yaparak Caldas da Rainha ve civarındaki atladığımız yerlere tur olmadığını, sonraki durağım Coimbra’ya otobüsle gidebileceğimi öğrendi. Önünden sayısız kez geçtiğimiz ufacık terminalde de Coimbra’ya ilk seferin ertesi gün öğleden sonra olduğunu. Bilet almak için davrandığımda seni ben götüreceğim dedi. Bırakıp gitmek içine sinmeyecekti. “Hem çıkışlarını kaçırdığım için Alcobaça ile Batalha’yı görmemen benim suçum. Yarın onları yaparız, sonra seni Coimbra’ya bırakırım. Aynı ücreti de istemiyorum, ne uygun görürsen onu verirsin.” Jesti makbule geçti, sevindim. Otelde bir oda daha tuttum (ona kalsa Lizbon’a dönüp sabah geri gelecekti). Rahatlamış, bu kez otelden tavsiye ettikleri Paşa lokantasını (evet, adı buydu) aramaya koyulduk. Ama şimdi yayaydık ve merhametli bir kadın, anlayışımızı şöyle bir tarttıktan sonra çareyi bizi köşe başına kadar götürmekte buldu.

Fena olmayan mezeler, sofra şarabı, kahve ile iki kişi 16 E’ya yiyip içtik. Olayları benzer şekilde çarpıtıp aynı şeylere gülerek günün sonunu başladığı gibi iyi getirdik.

*

Fotograflar:


https://picasaweb.google.com/118198168542066911108/6290416222678091473