20 Mayıs 2014 Salı
16 Mayıs 2014 Cuma
GUTENBERG'İN CEP AYNALARI
William Powers, Hamlet’s
Blackberry’de dijital çağın sıkılaşan sanal bağlantı ağını taraf ya da karşı
olmadan iyisi kötüsüyle ele alıyor.
Nicelikçe kazandıklarımızla (daha hızlı, daha fazla)
nitelikçe kaybımızı (derinlik) yan yana koyuyor ve dizginleri ele alıp sağlıklı
bir denge tutturmanın yollarını araştırıyor. Kalabalığa karışma ile kendine
çekilme, derinleşme, özgünleşme, demlenme, pişmenin nasıl dengelenebileceğine
bakıyor.
Varoluşsal soruların zaman ve yerden bağımsızlığına
dayanarak Plato’dan başlayıp Seneca’dan, Gutenberg’den, Shakespeare’den, Thoreau ve McLuhan'dan medet
umuyor ve buluyor da: Kalabalığın keşmekeşinde kendimize nasıl yer açabilir,
asıl doyumu bulabileceğimiz tek yere, içimize inebiliriz?
Gutenberg’in hikayesi özellikle hoşuma gitti.
1432’de Aachen. Hıristiyanlık dünyasının en kutsal
emanetlerini (çocuk İsa’nın, kundak bezleri, Meryem’in giysileri, Vaftizci
Yahya’nın kesik başının sarmalandığı çaput..) barındıran kentin ünlü katedrali
Ortaçağ’ın büyük hac merkezlerinden. Kutsal emanetin mucizevi etkilerinden
yararlanmak isteyen hastalar, dilek sahipleri şehre akın ediyor. Kilise
yetkilileri başta emanetlere dokunulmasına izin verirken kalabalığın olağanüstü
artışıyla dokunmayı yasaklıyor, nesneleri yedi yılda bir iki haftalığına
göstermekle yetiniyor.
Bu büyük olaya her sınıftan binlerce
insan yaya, at arabasıyla, katır sırtında dalga dalga geliyor. Bir seferinde
kalabalığa dayanamayan bina göçüyor. Onun üzerine emanetler katedralin dışında
kurulan bir platformdan gösterilmeye başlıyor.
Yolculuğu nafilelikten kurtarmanın yolu inancın biraz
törpülenmesiyle bulunuyor. Kutsal nesnelerin şifa etkisini görünmez dalgalarla
ilettiği inancı yaygınlaşıyor. Onlardan yayılan dalgaların tam karşısında
olmanız bunun için yeterli.
Ama kalabalık, görünmez dalgalar için bile kesintisiz
yayılamayacakları kadar büyük. Çözüm, dalgaları yakalayacak ufak, dışbükey aynalarda
bulunuyor. Aynalar metalden, çoğu da desenlerle bezeli, rozet gibi takılabileni
de var. Bunlardan edinen hacıya düşen, aynayı kutsal nesnelere tutmak. Aynanın
neşriyatı yakalamakla kalmadığı, kutsal enerjiyi sakladığı da inanca ekleniyor.
Böylece aynasını şifa dalgalarıyla şarj eden, çok sonraları bile yararını
görmeye devam edecektir.
Böyle güçlü bir inançla yüklenen aynalara talep patlıyor.
Yerel lonca üretime yetişemeyince civardan da destek alınıyor ama o da
yetmiyor.
Gutenberg işte o zaman ortaya çıkıyor. Ve aslı şarap ile
zeytinyağı üretiminde kullanılan presleri seri ayna üretimine uyarlıyor. Üç de
finansör bulup gelecek hac ziyaretine 32 bin ayna imal etmeyi planlıyor.
Powers, Aachen’a hac yolculuğu için “amacı içsel olan dışa
yönelik bir seyahat” diyor; kutsal emanetlerden yayılan spiritüel enerjiyi
bedenleri ve ruhlarına çekip eve dönmek.
Ve devam ediyor: Aachen Katedralinin etrafındaki
kalabalık bizim dijital kalabalığımızdan birçok açıdan farklı olsa da ortak bir
noktaları da yok değil. İçsel amaçlarımızın peşinde biz de “İsa-fonlarımızı”
kullanarak görünmez sinyalleri yakalamaya çalışıyoruz. Ve kalabalık birer birer bizim de önümüzde bir engel.
Gutenberg’in ayna projesinde elde ettiği sonuç bilinmiyor
ama bu girişimci adam teknolojiyi kullanarak kişinin kalabalıktan sıyrılmasının
bir yolunu daha, bu kez matbaayı icat ediyor.
Böylece o zamana kadar (elyazması kitapların ve
okuryazarlığın az bulunur olması nedeniyle) sesli, gürültülü, kalabalık, sosyal
bir olay olan okuma içe dönük, özel, bireysel bir edim haline geliyor.
.
15 Mayıs 2014 Perşembe
KÖMÜR KARASI YÜZ KARASI
282 ölüm bir ölümden daha mı çoktur?
Değildir. Ölümün çoğu olmaz.
Ölü sayısıyla çoğalan ölümün vahameti değil, bazılarının
yaşamına karşı sergilenen pervasız vurdumduymazlık.
Acı ve katladığı öfke.
.
10 Mayıs 2014 Cumartesi
HUYLANDIRICI
Foto çekişim bugün iki kere insanları huylandırdı.
İkincisi buydu, amcamın apartmanının dış cephesinde hareketi nefesimi
kesen şu badana döküğü. Baktıkça kuşlar oldu uçuştu, çeşitli ruh
hallerine denk geldi. Telaşı gördüm, başka türlü dışa vurulamayan kızgınlıkların, içten içe kaynamaların infilakla yüzeye vuruşunu..
İkincisi buydu, amcamın apartmanının dış cephesinde hareketi nefesimi
kesen şu badana döküğü. Baktıkça kuşlar oldu uçuştu, çeşitli ruh
hallerine denk geldi. Telaşı gördüm, başka türlü dışa vurulamayan kızgınlıkların, içten içe kaynamaların infilakla yüzeye vuruşunu..
“Bayan!” diye ünledi bir süre sonra asabi bir ses, “NEYİN resmini
çekiyorsunuz?! Sahibi, "apartman görevlisi" gibi bir mevkide görünüyordu.
Dalıp gitmiş, laflara dönmeye hazır değildim, gayet anlaşılır şeymiş gibi "Çok hoş bir hareketi var da, onu" dedim. Ses sustu ama Alice'in kendinden sonra sırıtışı kalan kedisi misali, şimdi bir de kafa karışıklığının eklenmiş olacağı asabiyetini hissetmeye devam ettim.
İlki de babamı götürdüğüm
fizik tedavi merkezindeydi.
Düzgün, özenli bir yer.
Normal. Ama ah o (hemen girişte mekana ve içine aldığı her şeye hakim büyük boy
portresiyle kurucusunun adıyla soyadından devşirilmiş) ismi! Du-Çe.
Duçe, bir lahzada çağrıştırdıklarıyla paralel bir alem açtı. Gördüğüm,
işittiğim ne varsa aslından koparak bunun çekiminde giderek tuhaflaşan bir
resmin parçaları oldu.
Binip binebileceğim en
yavaş asansörde yerin iki kat altının düğmesine bastım. Başka bir gerçekliğe
nakilde bu kadar gerçeküstü bir ağırlıktan daha etkilisi olsa olsa ışık hızı
olurdu.
Zaman durmuştu. Kapı,
yaradılışın ilk anına layık bir zaman dışılıkla açıldı.
Açık renk uzun, geniş,
yüksek tavanlı bir salona çıktık. Karşılıklı uzanan perdeli bölmelerin önünden geçtik.
Sessizlik, gerçek gerçekliği ancak bir katık eden hayalimde ürkütücülüğü
derinleştiriyor, orada burada gördüğüm seyyar “tensleri,” sinirlere uyarım
veren tedavi cihazlarını manyetolu işkence aletlerine dönüştürüyordu. (Üzerlerinde
pas ve kan lekelerini bile görmeden görmekteydim artık.)
Perdelerden birinin
hışımla açılmasıyla ardındaki kabinden başrol oyuncumuz da sahneye fırladı.
Orta yaşlarda, kısa boylu, tuttuğunu koparacak, hızını alamayıp bir de kündeye
getirecek, belli ki kıdemli, otoritesi okkalı bir hanım.
Babam, işitmeyenlere özgü
ayarsız sesiyle beni yerin bir kat daha altına indiren bir işitilirlikle ayy,
dedi gülerek, “Bundan korktum ben!”
Aslında ben de ama bunca
manyetolu aletin, duvarlardaki tutamaklı egzersiz çemberlerinin vs arasında
uluorta söylenecek şey miydi bu.
Hemşire Diesel.. karakteri aklımda pırpır etti. Bir iskemleye
çöktüm ve muamele tamamlanana kadar gözlerimi duvardaki pütürlere iliştirip meditasyon
yaptım.
*
Bugün Hemşire Diesel’in
bambaşka bir günüydü. Güler yüzle hatırlarımızı sordu. Babamın kırık koluna
jeller fışkırtırken cesaretimi toplayıp fotograflarını çekme izni istedim. “Uzaklardaki
kardeşim için.”
Bu aslında, yeri isminin
ötesindeki normalliğe geri çevirip çeviremeyeceğime bakmak üzere
başka fotograflar çekerek önüme
koymanın girizgahıydı.
Kalktım. Salonun dip
tarafındaki loş, boş odaların önünden geçerek asansöre kadar gitmeden dönerek
yeryüzüne çıkan merdivene yöneldim.
Girişteki elektrikli sebilde
ince şeffaf plastik bardağa sıcak su koyup poşet çayla dışarı, günışığına
çıkarken, elimde değil, bir kez uyanıp gemi azıya almış paralel gerçeklik hâlâ
heyecanla titreşmekte, baktığım her şeye o benzersiz gerilimini katmaktaydı.
İnce plastik bardağı taraçada
güneş altındaki masaya bıraktım. Güneş, çayın kızıl gölgesinden galaktik bir
patlama ya da akkor halinde tungsten telleri misali geçti. Kulağıma canhıraş
bir Jimi Hendrix solosu gibi gelen vahşi güzel bir görüntü.
Bir çeyrek saat kadar
sonra yeraltına yeniden indiğimde çığırından iyice çıkmış paralel alemimin
hınzırlığıyla geniş, ne olduğu hiç anlaşılmaz, çok çiğ ışıklı bir mekanın daha
fotografını çekiyordum ki “Hayrola?” diye bir ses yükseldi. Hop dedik ile dur
bakalım arası bir tondu. “NEYİN resmini çekiyorsunuz?”
Anlaşılan bu soru beni
hazırlıksız yakalıyor. Verebildiğim cevap şu oldu:
“Hiç. Hiçbir şeyin. Ben
saçma şeylerin fotografını çekmeyi çok severim de..”
Kabul etmeli, tuhaf bir karşılıktı. Belki o manyetolu cihazlardan birine de beni bağlamak
istemişlerdir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)