14 Mart 2014 Cuma

MORAL

İçim ağır uyandım. Akşamdan kalma, dibini tutmuş bir tava bulaşığı gibi. Derin bir hüzün. Şurada cevapsız soruların kararmış adası, burada cevap yoksa umut nerde diyen körleşmenin çatlakları. Önü kesilmiş enerjinin bağladığı bulaşık kaymağı..

Ya Allah deyip yataktan kalktım. Pırıl pırıl bir gün. Uyandığı an 132. sayfaya geçebilen beynim, Rilke’nin genç şaire öğüdünü raftan çekti:

Hep zorun peşinde olunuz sevgili Bayım. Zira sizinle kalacak olan oradan kazandıklarınızdır. Kolay yolun geldiği gibi giden ödülleri değil.

Banyoda gözüm çamaşır makinesine takıldı. Ağzı aralık, iş bekliyordu. Zihnin sakin hali gibi dedim. Sessiz, dengeli ve hazır. Ama çalışmaya başladı mı bir çalkantıdır  kopuyor. Kirliler. Fışkırtılan su. Sabun. İç ve dış çamaşırlar, yabanlıklarla evlikler, alt alta üst üste. Gürültü kıyamet. Ama benzeme buraya kadar. Çamaşır makinesi işi bittiğinde kirli aldığını aklanmış veriyor. Zihinse çoğu zaman tersini yapıyor. Masum küçük bir çorap tekini kara çarşafa, kara çarşafın uyandırdığı korkuları öfke atkısına, atkıyı pofuduk kulak örtücülere çeviriyor. Kapılıyor kir-sabun karışık çağıldayan sellere, nerelere, ne kabus coğrafyalara yollanıyor. Manzaraya kendi eliyle eklediği yalnız bir kayanın tepesine tüneyip kukumav kuşu gibi daha da düşüncelere dalıyor. Çilesini kendi sararken düğüm ettiği yumakta debeleniyor da debeleniyor.

Çamaşır makinesi işi bittiğinde efendice susuyor. Zihinse bir devri daim makinesi. İşi uç uca düşünce üretmek.

Ama ben ürettiklerinin peşinden cengele girip kaybolmak zorunda olmadığımı çoktandır biliyorum.

Bırak yapacağını yapsın. Sen onun ağzı açık müşteri bekleyen çamaşır makinesi haline dön her seferinde. Boş. Sessiz. Engin. Düşünceler, bozacının şıracı tanıkları, şapkadan birbirlerini sözüm ona doğrulayarak çıkarıp dursun. Sen sen ol, dümen sularına kapılma.

*


Kardeşim, moralin nasıl diye sordu.

Güldüm.

Bırak dibe çöksün kerata. Peşinden sürüklenmezsen bakar dımdızlak kalmış, sıkılır, dağılır.


Moralin insafı, kaprisine kalma vakti değil. Ne içte ne dışta.

.

12 Mart 2014 Çarşamba

DAĞILIM

Berkin öldü.

Haberi okudum. Sonra fotografı gördüm. Gördüm. Başka her şey sustu. Acıya dokundum. Dolaysız, derin. Saf.

Yüzeye çıktı, kalabalığa karıştı. Öfkeye. Kendini çoğaltma zorlanımına. Haberlerden,  heyecan ve gazdan soluk soluğa olay yerlerinden aktaran muhabirlerden kendimi alamaz oldum. Yükselen seslerden. Tırmanan tepkiden. Karşı karşıya gelen iki güç. Halk ve polis. Aynı olgunun sonu gelmez tekrarı ama her bakışta, uzattıkça kendini pekiştirdi. Ağırlık, ivme kazandı. Geri kalan her şeyi içine aldı, farklılaşan, sorgulayan, daha etraflı bir anlayış kazanmaya çalışan diğer seslerimin üzerine zorbaca bir haklılık iddiasıyla yürüdü. Kendinden başka hiçbir şeye tahammülü yoktu artık.

Selden geri çekilmeye yeltenen aklımı küçümsemeyle bir kenara ittim. Sırası değil şimdi!

Tek ses, tek nefes olma vakti! Tarafını seç! “Biz,” değil mi?

Elbette! Düşünme değil, eylem zamanı.

E-motion.

Kabına sığamama.

Çağıldama.

Kulağının, yüreğinin başka her şeye kapanması. Sadece kendi yankısını duyma arzusu.

Mutlaklaşarak karşı karşıya gelen iki güç. Siyah ve beyaz. Ben? Elbette beyazdan yanayım. Beyazım! Karaladıkça, nefrete dönüşen öfkem kalabalıkla çoğaldıkça daha da beyazlaşıyorum. Ötekileri soysuzlaştırdıkça soylulaşıyorum.

Fotograf artık uzakta. Fünyeymiş o. Bomba patladı.



Sisyphos’un kütlesi bir kez daha yuvarlanıyor.

.

8 Mart 2014 Cumartesi

CUMARTESİ SABAHI YAĞMURDA KENDİ KENDİME

Bir kez işi bitmiş ya da faydasız vb olarak kodlanmış kavramları rafa kaldırma. Sözgelimi kendine hakim olmayı bir dönem, belirli bir çerçevede zorbalık addetmiş olabilirsin. Ama açık bırak ki başka koşullarda anlamlı, işe yarar bir tutamak, basamak olabilsin. Ya da tersi. Artık anlamı olmayanı sal. Ne kadar uzun zaman yerli yerine oturmuş, öylece iş görmüş, hayatta bir nirengi olmuş olsa bile her şey çözülüyor. Anlamını yitiriyor. Sonra başka bir çerçevenin, bakışın bileşeni olarak yeni bir cümlede yerini alıyor.


Dikkatini kavramların kendisine değil, bağlama ver. Böylece aslolanı gözden kaçırmamış, akışın önünü sabit değer biçmelerle kesmemiş olursun. (Zaten kesemezsin, bütün kesebileceğin olanı değil, onun şişmiş konservesini gösterecek bakışın olur. Onu pekala dondurabilir, kaya gibi sağlam bir temel bilebilirsin. Ve ayvayı er geç yer, sonra da sıkıntının, boğuntunun sebebini yattığı yerden başka her tarafta arar durursun.)

.

6 Mart 2014 Perşembe

SİGARAMIN DUMANI

Trafik köprüye doğru iyice ağırlaşmış, yolun ortasında, arabaların arasında dikilen satıcılar sıklaştı. Ayağım frenden arada bir kalkarken zihnim de beş duyuyu peşine taktığı gibi sigaranın koyverilen hülyalı dumanı misali sahibinden uzaklaşıp onlara büründü. Şu, ellerinde dörder beşer su şişesi, göğsünde de biri olmasa diğerini satma umuduyla mukavva bir dörtgene geçirdiği telefon şarj aletleriyle temiz pak genç adam. Başında yün takke, ak hacı sakallı berideki başka su satıcısı.. Düşüncemde yerlerini aldım. İlk seferi hayal ettim. Duyacağım tedirginliği, tabanlarımdaki karıncalanmayı. HR kaza senaryosu üretimlerini. Kanıksadıkça serbest kalan dikkatimin yöneleceği gözlemleri. Güneş, yağmur altında, sıcak ve soğukta yağacak izlenimleri. Eve para yerine bunları götürmeyi. Başka başka hayatlara girip çıkmayı. Girip çıktıkça genişleyen, derinleşen anlayışı. Geçirgenleştikçe temel işlevinden (bir nevi psikolojik iç çamaşırı) ibaret kalan sınırları. Bir et-kemik-kanı hücresi olmaktan çıkan benlikten duman kıvraklığı, kolaylığıyla süzülüp süzülüp geri gelme yetisini.


Son bir su satıcısını da (bugün pek çeşit yoktu) geçtikten sonra ayağım frenden kalktı, ta karşı tarafa kadar da bir daha dokunmadı.

.