7 Nisan 2013 Pazar

BAĞLANMA BİÇİMLERİ VE EMPATİ


Sharon Begley’nin Zihnini eğit, beynin değişsin (Train Your Mind, Change Your Brain) kitabını okurken..

Davranışların biçimlenmesinde genler mi, çevre mi sorusunu inceleyen bilim insanlarının farelerden başlayarak nerelere geldiğini gösteren ilginç bir deney.

Yavru fareler birkaç hafta boyunca günde on beş dakika annelerinden ayrılarak başka bir kafese konulmuş.

Geri verilen yavrularını yalayıp dokunarak yatıştırılan anneler strese maruz bırakılarak davranışlarının nasıl değiştiği gözlemlenmiş. Kiminin yavrusunu yine de yatıştırırken bazısının ilgisiz kaldığı, hatta ittiği görülmüş.

Yeterince yatıştırılmayan yavruların küntleşerek uyuşuk kaldığı, strese kendileri maruz kaldığında da aşırı kaygı sergilediği saptanmış.

Sonra yalanıp dokunulmayan yavrular, yavrularını yalayan anne farelerin yanına (ve tersi) verilmiş. Strese maruz kaldıklarında biyolojik değil, bakıcı annelerin davranışlarını göstermişler.

Süresi uzatılan deneyde kendileri anne olduklarında yavrularına kendi gördükleri muameleyle yaklaştıklarını.

Güzel.

Bilimciler buradan bağlanma biçimleri teorisine geçmişler.
İnsanın erken yaşta anne ya da yerine geçen temel figürlerden gördüğü kabul, sevgi, bakım yahut bunların yokluğu, ileri yaşlarda üç tür bağlanma biçiminin temelini oluşturuyor.

Çocuğun ihtiyaç duyduğunda yanında olduğu, korunup bakıldığı hissini veren annelerle gelen güvenli bağlanma.

Bunun yokluğunda (sunduğu yakınlık yetersiz, istikrarsız olan veya hiç yakınlık sunmayan annelerle) ya kaygılı bağlanma ya da bağlanmaktan yekten kaçınma.
Güvenli bağlanmanın kişiyi yeniliklere, farklılıklara (insanlar, koşullar, fikirler) daha açık, belirsizliğe daha tahammüllü yaptığı; kaygılı bağlanmanın ilişkilere asılmasına, aşırı talepler ve sürekli onaylanma ihtiyacı ile yakın ilişkilerini baltalamasına; bağlanmaktan kaçınmanın da yakınlığa geçit vermemesine yol açtığı izlenmiş.

Benden olan ile sınırlı olmayan empati ve merhametin, kendi ilişkilenme biçimiyle büyük stres altında olan bu son iki bağlanma biçimini gösterenler için mümkün olamadığı.

Kaygılı bağlananlar, etraflarındaki “acıya” daha duyarlı görünse de asıl dürtüleri, kendilerini yansıttıkları bu acıyı gidererek aslında kendilerini rahatlatma.

Bağlanmadan kaçınanlar ise çevrelerine çektikleri duvarın kalınlığından başkasının acısına sağır kalıyor.

Daha sonra, sosyal psikologların çizdiği hiç iç açıcı olmayan “insanlık hali” resminin gerçeği ne kadar yansıttığını sorgulayan bilimciler, örgüye bir ilmek daha atmış.

Sosyal psikologların benimsediği görüşe göre kişi ait olduğu grup dahilindekilere empati beslerken kimliğini daha da pekiştirmek için “benden olan-olmayan” ayrımını gözeterek grup dışı, farklı birey ve topluluklar karşısında kayıtsızlıktan başlayarak yargılayıcı, düşmanca davranışlar gösteriyor. Buna göre empati, merhamet, ait olunan toplulukla (aile, etnisite, milliyet, din vb.) sınırlı ve kimliği güçlendirerek su üstünde kalma güdüsüne hizmet etmekten ibaret.
Bu resmin bağlanma biçimleriyle ne gibi bir ilişkisi olabilir diye sorarak giriştikleri deneye deneklerin bağlanma biçimlerini anketlerle saptayarak başlamışlar.

Nüfusun (Amerikan) yarısından biraz fazlası güvenli bağlanırken kalanın kabaca yarı yarıya kaygılı bağlananlarla bağlanmaktan korkanlardan oluştuğu sonucuna varmışlar.

Empatiyi ortaya çıkaracak senaryolarla devam ettiklerinde bu dilimlerin kendilerinden beklendiği şekilde cevap verdiği/vermediği bulunmuş.

Peki. Beyin gerçekten de zihinle (tekrarlanan davranışlar, kalıplar, alışkanlıklar) değişiyorsa (plastisite), zihni manipüle etmek kısa süreli davranış değişikliklerine yol açabilir mi diye sormuşlar.

Annelerin erken dönem davranışıyla şekillenmiş hayat, ilişki okuma biçimi değişebilir mi?
Güvenli bağlanmadan yoksun kalmışların beyninde tek tük de olsa yaşadıkları emniyet hissini vermiş insanlar, onlarla tattıkları güvenlik çağrıştırılsa, bunun hemen ardından karşılarına çıkacak, onlardan sırf empati değil, eylem, yardım da isteyen durumlarda daha cevap verici olabilirler mi?

Ve olmuşlar.

Yeniden ve rasgele üçe ayrılan deneklerin bir kısmına güvenli bağlanma çağrıştıran sevgi, kucaklama vb sözlerin ön plana çıktığı bir metin okunmuş. Bir kısmına ilgisiz bir metin, kalanına da olumsuz duygular çağrıştıran kelimelerin belirgin olduğu bir parça.

Bağlanma biçimlerinden bağımsız olarak ilk grup, hemen ardından yüzleştirildikleri senaryoda kayda değer biçimde daha yüksek empati ve merhamet sergilemiş.

Yani annelerimiz nasıl olmuşsa olsun, güvende olduğumuz, sevilip onaylandığımız duygusunu sadece imgeleyerek veya bunları ön plana çıkaran çevrelerde bulunarak kalıbı, zinciri kırabiliyoruz. (Medyaca bombardımanına tabi tutulduğumuz, savaş, çatışma, şiddet resmi bunun ne kadar tersi!)

*
Kitap, Dalai Lama ile çeşitli disiplinlerden bilim insanlarının her yıl bir hafta boyunca Dharamsala’da bir araya gelerek Budizm ile psikoloji, nöro bilim vd.nin yan yana konulduğu toplantılardan birinde ortaya konan görüşlerin derlemesi.

Amaç, görünürde farklı bu iki alanın, Budizm ile bilimin örtüştükleri, birbirlerine söyleyecek, dillerine tercüme edilebilecek şeyler olup olmadığına bakmak.

Fareler, bağlanma biçimleri, empati/yokluğu konusunu sunan bilim adamına Dalai Lama’nın yanıtı Budistlerin çok disiplinli, sürekli zihin eğitimi ile oluyor.

Deneylerde öne çıkarılan sözcüklerin (psikolojide bu tekniğe priming adı veriliyor) karşılığı, Budist rahiplerin tekrarladığı düşünceler (sözgelimi güne başlarken söyledikleri “Bugün yapacağım her şey, canlı varlıkların yararına olsun”) ve imgeledikleri, temel bir güven ve bağlanma hissini pekiştiren Buda gibi figürler.

Bilimciler sözle yetinir mi? Alet edevatlarını topladıkları gibi Dharamsala’da kendi halinde meditasyonuna dalmış (Dalai Lama’nın epey dil dökmesiyle rıza gösteren) keşişlerin başlamışlar beyinlerini taramaya.

Sonuç bir kez daha beynin çevre ve bunu süzen zihin tarafından fizyolojik, nörolojik olarak yeniden biçimlendirilebilir olduğunu göstermiş.

Umut verici.

Ancak zurnanın burada da zırt dediği bir “delik” var: Dikkat.

Niyetli, bilinçli, yönlendirilmiş, uzun süreli dikkat.

Beyni kalıplarından, kendini patolojisinde durmadan tekrardan kurtararak yeniden biçimlendirecek araç bu.

Beynin değişebileceği, zihinle yeniden biçimleneceğinin, dikkatin binbir parçaya bölünüp verimsizleşerek ziyan olup gittiği bir çağda kanıtlanması kaderin hınzır bir cilvesi değil mi?

5 Nisan 2013 Cuma

TESADÜFEN MUTLULUK



Daniel Gilbert’ın mutluluğu  aradığımız yerde bulamama nedenlerini ele aldığı ilginç kitabı Stumbling on Happiness’ten aldığım notlar.

Savunma sistemi ve bir durumla baş etme rahatlığı arasındaki ters orantı. Savunma sistemini ancak belirli bir eşiği geçen nahoş uyaranlar harekete geçiriyor. Ve bundan sonra onlarla baş etmek daha kolay. Bunun sonucunda mesela bizzat maruz kaldığımız bir hakaretle (savunma sistemimizin yardımıyla rasyonalize ederek) baş etmek, tanık olduğumuz aşağılamalara kıyasla daha kolay oluyor.

Aynı nedenle küçük kusurlar büyüklerinden daha fazla batıyor!

Rasyonalize edebilmek çok önemli. Bu bahaneler bulmayı da içine alıyor. İş başvurumuzun bir kurul mu tek bir kişi tarafından mı geri çevrildiği bu açıdan belirleyici. Tek bir kişinin kararını yanılgı vb olarak saf dışı edebiliriz ama oybirliğiyle bizi “beğenmeyen” bir kurulunkini edemeyiz.

Rasyonalizasyon savunmaların en etkililerinden. Yaptıklarımızdan ziyade yapmadıklarımızdan pişmanlık duymamızın nedeni de o. Yapılanı açıklayabilir, en azından bir kazancımız olduğunu öne sürebiliriz: Ama bundan da şunu edindim-öğrendim. Yapmadığımız içinse bu yola başvuramayız.

İnsanın doğal eğilimi açıklama bulmak. Açıklanabilen bir şeyin duygusal etkisi hissedilir ölçüde azalıyor ama açıklama, yaşantının gazozunu (duyulan mutluluk ya da tatmini de azaltabiliyor). Çünkü beyin “işlediği” (açıkladığı) bir şeyi dosyası kapanmışlara ekleyip hafızanın rafına kaldırırken açıklayamadığına “bitmemiş iş” muamelesi yapıyor ve bu bir tarafını oyalamaya devam ediyor. Açıklanmamış/açıklanamayan şeyler aynı zamanda ender. İşin hoş tarafı, dosyanın kapanması için açıklamanın yeterli ya da doğru olması bile gerekmiyor; yanlış ve sadece açıklama izlenimi yaratması bile yeterli.

İnsan yakınlarını daha kolay affedebiliyor, değiştiremediği durumlara daha rahat katlanabiliyor. Çünkü bunlar artık “bizim” ve bizim olanı katlanır kılmaya daha fazla çaba-akıl hasredebiliyoruz. Bu nedenle seçim özgürlüğü iyi ama savunma eşiğimizi henüz geçemediğinden değiştirilebilir seçimlerimizden artık değiştirilemez olanlara kıyasla daha az memnun oluyoruz. (Bir başkanın adayken yapacağı bir hatayı ona oy vermemekle cezalandırırken başkanlığında bu kadar tepki göstermememiz, kardeşimizi bir yabancıdan daha kolay bağışlamamız, her gün geç gelen bir çalışana tahammül ederken işe başvuran birinin 2 dakikalık gecikmesine dayanamamamız..)

Geleceği öngörmemizde düştüğümüz tuzakların en önemlilerinden biri (bu aslında genel bir akıl yürütme tuzağı!) hesabımıza olanları katıp olmayanları katmamak. Örneğin bir mucize ilacın kaç kişiyi iyileştirdiği (bu sayı bize kayda değer geliyorsa) onun gücü üzerine hüküm vermemize yeterli. Peki kaç kişiyi iyileştirmedi? Çok yakınımızı kaybettikten 2 yıl sonrasını aynı ağır kederle, yaşayacağımız travmayla canlandırıyoruz. Peki ya travmanın etkisi dışında da sürecek hayatımız? Basit zevkler, katılacağımız hoş toplantılar vb vb.


Geleceği öngörürken dayanağımız hafıza. Ama hafıza da kesintisiz ve tam bir kayıt değil. Bir olaydan parçalar seçiyor. Hatırlamak gerektiğinde de bu parçaları bulunduğumuz ana göre yeniden bir araya getiriyoruz. Parçaları nasıl topluyoruz? Sıradan olmayanları gözetiyoruz (sonra da bunları sık yaşanmışlıkla karıştırıyoruz. Normalliği kaydetmiyoruz. Bu da sözgelimi hep bizim girdiğimiz kuyruğun en yavaş ilerleyen olduğu yanılgısına sürüklüyor). Bir olayı sonuyla kaydediyoruz (kötü biten bir aşk hikayesini öncesi değil de finaliyle hatırlayışımız).

İnsanın uyarım eşiğini geçebilen mutlak değil, görece algı: farklılaşmalar. Dünya yıkılırken uyuyabilirim ama sessizlikte işitilen hafif ayak sesleri beni uyandırabilir. Bir radyo alırken 50 lira ucuzu için şehrin öbür ucuna gidebilirim ama söz konusu bir araba almaksa aynı miktar için gitmem.

Şu andaki halim geleceğin hayal edilmesine kaçınılmazca yansır. Tokken alışveriş yapmak..

Tıpkı kopyalanmalarını kolaylaştıran sistemleri teşvik eden genlerin yaygınlık kazanması gibi, inançlar da dayanacakları sistemleri güçlendiriyorsa yayılma eğilimindedir. Doğruluk ya da sağlıklılık ikincil. Çocuk sahibi olmanın sevinç getirdiği inancı gibi. Ya da çok para kazanmanın mutluluk demek olması. (Bunların, dayandıkları sistemin –ekonomi, hayatın devamlılığı- sürebilmesi için kılık değiştirerek insanı en zayıf yerinden, “mutluluk ihtiyacından” yakalamaları gerek. Yaptıkları da o oluyor.)

Şeyleri evet ama zamanı hayal edemeyiz, bu da bizi onu önce hayal edebileceğimiz bir şeye, harekete çevirmeye zorlar. Böylece doğrusal zaman anlayışı ortaya çıkar. (Lineer gelişim yanılgısı..)