https://plus.google.com/photos/118198168542066911108/albums/5869975766129753761?authkey=COmpnuDFh660TA
https://plus.google.com/photos/118198168542066911108/albums/5870009909420766145?authkey=CKPposLjn_PFRA
23 Nisan 2013 Salı
7 Nisan 2013 Pazar
BAĞLANMA BİÇİMLERİ VE EMPATİ
Sharon Begley’nin Zihnini eğit, beynin değişsin (Train Your Mind, Change Your Brain)
kitabını okurken..
Davranışların biçimlenmesinde genler mi, çevre mi
sorusunu inceleyen bilim insanlarının farelerden başlayarak nerelere geldiğini
gösteren ilginç bir deney.
Yavru fareler birkaç hafta boyunca günde on beş dakika
annelerinden ayrılarak başka bir kafese konulmuş.
Geri verilen yavrularını yalayıp dokunarak yatıştırılan
anneler strese maruz bırakılarak davranışlarının nasıl değiştiği gözlemlenmiş.
Kiminin yavrusunu yine de yatıştırırken bazısının ilgisiz kaldığı, hatta ittiği
görülmüş.
Yeterince yatıştırılmayan yavruların küntleşerek uyuşuk
kaldığı, strese kendileri maruz kaldığında da aşırı kaygı sergilediği saptanmış.
Sonra yalanıp dokunulmayan yavrular, yavrularını yalayan
anne farelerin yanına (ve tersi) verilmiş. Strese maruz kaldıklarında biyolojik
değil, bakıcı annelerin davranışlarını göstermişler.
Süresi uzatılan deneyde kendileri anne olduklarında
yavrularına kendi gördükleri muameleyle yaklaştıklarını.
Güzel.
Bilimciler buradan bağlanma biçimleri teorisine
geçmişler.
İnsanın erken yaşta anne ya da yerine geçen temel
figürlerden gördüğü kabul, sevgi, bakım yahut bunların yokluğu, ileri yaşlarda
üç tür bağlanma biçiminin temelini oluşturuyor.
Çocuğun ihtiyaç duyduğunda yanında olduğu, korunup bakıldığı hissini veren annelerle gelen güvenli bağlanma.
Bunun yokluğunda (sunduğu yakınlık yetersiz, istikrarsız
olan veya hiç yakınlık sunmayan annelerle) ya kaygılı bağlanma ya da
bağlanmaktan yekten kaçınma.
Güvenli bağlanmanın kişiyi yeniliklere, farklılıklara (insanlar,
koşullar, fikirler) daha açık, belirsizliğe daha tahammüllü yaptığı; kaygılı
bağlanmanın ilişkilere asılmasına, aşırı talepler ve sürekli onaylanma ihtiyacı
ile yakın ilişkilerini baltalamasına; bağlanmaktan kaçınmanın da yakınlığa
geçit vermemesine yol açtığı izlenmiş.
Benden olan ile sınırlı olmayan empati ve merhametin,
kendi ilişkilenme biçimiyle büyük stres altında olan bu son iki bağlanma
biçimini gösterenler için mümkün olamadığı.
Kaygılı bağlananlar, etraflarındaki “acıya” daha duyarlı
görünse de asıl dürtüleri, kendilerini yansıttıkları bu acıyı gidererek aslında
kendilerini rahatlatma.
Bağlanmadan kaçınanlar ise çevrelerine çektikleri duvarın
kalınlığından başkasının acısına sağır kalıyor.
Daha sonra, sosyal psikologların çizdiği hiç iç açıcı
olmayan “insanlık hali” resminin gerçeği ne kadar yansıttığını sorgulayan bilimciler,
örgüye bir ilmek daha atmış.
Sosyal psikologların benimsediği görüşe göre kişi ait
olduğu grup dahilindekilere empati beslerken kimliğini daha da pekiştirmek için
“benden olan-olmayan” ayrımını gözeterek grup dışı, farklı birey ve topluluklar
karşısında kayıtsızlıktan başlayarak yargılayıcı, düşmanca davranışlar
gösteriyor. Buna göre empati, merhamet, ait olunan toplulukla (aile, etnisite,
milliyet, din vb.) sınırlı ve kimliği güçlendirerek su üstünde kalma güdüsüne
hizmet etmekten ibaret.
Bu resmin bağlanma biçimleriyle ne gibi bir ilişkisi
olabilir diye sorarak giriştikleri deneye deneklerin bağlanma biçimlerini
anketlerle saptayarak başlamışlar.
Nüfusun (Amerikan) yarısından biraz fazlası güvenli
bağlanırken kalanın kabaca yarı yarıya kaygılı bağlananlarla bağlanmaktan
korkanlardan oluştuğu sonucuna varmışlar.
Empatiyi ortaya çıkaracak senaryolarla devam ettiklerinde
bu dilimlerin kendilerinden beklendiği şekilde cevap verdiği/vermediği
bulunmuş.
Peki. Beyin gerçekten de zihinle (tekrarlanan
davranışlar, kalıplar, alışkanlıklar) değişiyorsa (plastisite), zihni manipüle
etmek kısa süreli davranış değişikliklerine yol açabilir mi diye sormuşlar.
Annelerin erken dönem davranışıyla şekillenmiş hayat,
ilişki okuma biçimi değişebilir mi?
Güvenli bağlanmadan yoksun kalmışların beyninde tek tük
de olsa yaşadıkları emniyet hissini vermiş insanlar, onlarla tattıkları
güvenlik çağrıştırılsa, bunun hemen ardından karşılarına çıkacak, onlardan sırf
empati değil, eylem, yardım da isteyen durumlarda daha cevap verici olabilirler
mi?
Ve olmuşlar.
Yeniden ve rasgele üçe ayrılan deneklerin bir kısmına
güvenli bağlanma çağrıştıran sevgi, kucaklama vb sözlerin ön plana çıktığı bir
metin okunmuş. Bir kısmına ilgisiz bir metin, kalanına da olumsuz duygular
çağrıştıran kelimelerin belirgin olduğu bir parça.
Bağlanma biçimlerinden bağımsız olarak ilk grup, hemen
ardından yüzleştirildikleri senaryoda kayda değer biçimde daha yüksek empati ve
merhamet sergilemiş.
Yani annelerimiz nasıl olmuşsa olsun, güvende olduğumuz,
sevilip onaylandığımız duygusunu sadece imgeleyerek veya bunları ön plana
çıkaran çevrelerde bulunarak kalıbı, zinciri kırabiliyoruz. (Medyaca
bombardımanına tabi tutulduğumuz, savaş, çatışma, şiddet resmi bunun ne kadar
tersi!)
*
Kitap, Dalai Lama ile çeşitli disiplinlerden bilim insanlarının
her yıl bir hafta boyunca Dharamsala’da bir araya gelerek Budizm ile psikoloji,
nöro bilim vd.nin yan yana konulduğu toplantılardan birinde ortaya konan
görüşlerin derlemesi.
Amaç, görünürde farklı bu iki alanın, Budizm ile bilimin
örtüştükleri, birbirlerine söyleyecek, dillerine tercüme edilebilecek şeyler olup olmadığına bakmak.
Fareler, bağlanma biçimleri, empati/yokluğu konusunu
sunan bilim adamına Dalai Lama’nın yanıtı Budistlerin çok disiplinli, sürekli
zihin eğitimi ile oluyor.
Deneylerde öne çıkarılan sözcüklerin (psikolojide bu
tekniğe priming adı veriliyor)
karşılığı, Budist rahiplerin tekrarladığı düşünceler (sözgelimi güne başlarken
söyledikleri “Bugün yapacağım her şey, canlı varlıkların yararına olsun”) ve imgeledikleri,
temel bir güven ve bağlanma hissini pekiştiren Buda gibi figürler.
Bilimciler sözle yetinir mi? Alet edevatlarını
topladıkları gibi Dharamsala’da kendi halinde meditasyonuna dalmış (Dalai Lama’nın
epey dil dökmesiyle rıza gösteren) keşişlerin başlamışlar beyinlerini taramaya.
Sonuç bir kez daha beynin çevre ve bunu süzen zihin
tarafından fizyolojik, nörolojik olarak yeniden biçimlendirilebilir olduğunu
göstermiş.
Umut verici.
Ancak zurnanın burada da zırt dediği bir “delik” var:
Dikkat.
Niyetli, bilinçli, yönlendirilmiş, uzun süreli dikkat.
Beyni kalıplarından, kendini patolojisinde durmadan
tekrardan kurtararak yeniden biçimlendirecek araç bu.
Beynin değişebileceği, zihinle yeniden biçimleneceğinin,
dikkatin binbir parçaya bölünüp verimsizleşerek ziyan olup gittiği bir çağda
kanıtlanması kaderin hınzır bir cilvesi değil mi?
5 Nisan 2013 Cuma
TESADÜFEN MUTLULUK
Daniel Gilbert’ın mutluluğu aradığımız yerde bulamama nedenlerini ele
aldığı ilginç kitabı Stumbling on
Happiness’ten aldığım notlar.
Savunma sistemi ve bir durumla baş etme
rahatlığı arasındaki ters orantı. Savunma sistemini ancak belirli bir eşiği
geçen nahoş uyaranlar harekete geçiriyor. Ve bundan sonra onlarla baş etmek
daha kolay. Bunun sonucunda mesela bizzat maruz kaldığımız bir hakaretle
(savunma sistemimizin yardımıyla rasyonalize ederek) baş etmek, tanık olduğumuz
aşağılamalara kıyasla daha kolay oluyor.
Aynı nedenle küçük kusurlar
büyüklerinden daha fazla batıyor!
Rasyonalize edebilmek çok önemli. Bu
bahaneler bulmayı da içine alıyor. İş başvurumuzun bir kurul mu tek bir kişi
tarafından mı geri çevrildiği bu açıdan belirleyici. Tek bir kişinin kararını
yanılgı vb olarak saf dışı edebiliriz ama oybirliğiyle bizi “beğenmeyen” bir
kurulunkini edemeyiz.
Rasyonalizasyon savunmaların en
etkililerinden. Yaptıklarımızdan ziyade yapmadıklarımızdan pişmanlık duymamızın
nedeni de o. Yapılanı açıklayabilir, en azından bir kazancımız olduğunu öne
sürebiliriz: Ama bundan da şunu edindim-öğrendim. Yapmadığımız içinse bu yola
başvuramayız.
İnsanın doğal eğilimi açıklama bulmak.
Açıklanabilen bir şeyin duygusal etkisi hissedilir ölçüde azalıyor ama açıklama,
yaşantının gazozunu (duyulan mutluluk ya da tatmini de azaltabiliyor). Çünkü
beyin “işlediği” (açıkladığı) bir şeyi dosyası kapanmışlara ekleyip hafızanın
rafına kaldırırken açıklayamadığına “bitmemiş iş” muamelesi yapıyor ve bu bir
tarafını oyalamaya devam ediyor. Açıklanmamış/açıklanamayan şeyler aynı zamanda
ender. İşin hoş tarafı, dosyanın kapanması için açıklamanın yeterli ya da doğru
olması bile gerekmiyor; yanlış ve sadece açıklama izlenimi yaratması bile
yeterli.
İnsan yakınlarını daha kolay affedebiliyor,
değiştiremediği durumlara daha rahat katlanabiliyor. Çünkü bunlar artık “bizim”
ve bizim olanı katlanır kılmaya daha fazla çaba-akıl hasredebiliyoruz. Bu
nedenle seçim özgürlüğü iyi ama savunma eşiğimizi henüz geçemediğinden
değiştirilebilir seçimlerimizden artık değiştirilemez olanlara kıyasla daha az
memnun oluyoruz. (Bir başkanın adayken yapacağı bir hatayı ona oy vermemekle
cezalandırırken başkanlığında bu kadar tepki göstermememiz, kardeşimizi bir
yabancıdan daha kolay bağışlamamız, her gün geç gelen bir çalışana tahammül
ederken işe başvuran birinin 2 dakikalık gecikmesine dayanamamamız..)
Geleceği öngörmemizde düştüğümüz
tuzakların en önemlilerinden biri (bu aslında genel bir akıl yürütme tuzağı!)
hesabımıza olanları katıp olmayanları katmamak. Örneğin bir mucize ilacın kaç
kişiyi iyileştirdiği (bu sayı bize kayda değer geliyorsa) onun gücü üzerine
hüküm vermemize yeterli. Peki kaç kişiyi iyileştirmedi? Çok yakınımızı
kaybettikten 2 yıl sonrasını aynı ağır kederle, yaşayacağımız travmayla canlandırıyoruz.
Peki ya travmanın etkisi dışında da sürecek hayatımız? Basit zevkler,
katılacağımız hoş toplantılar vb vb.
Geleceği öngörürken dayanağımız hafıza.
Ama hafıza da kesintisiz ve tam bir kayıt değil. Bir olaydan parçalar seçiyor.
Hatırlamak gerektiğinde de bu parçaları bulunduğumuz ana göre yeniden bir araya
getiriyoruz. Parçaları nasıl topluyoruz? Sıradan olmayanları gözetiyoruz (sonra
da bunları sık yaşanmışlıkla karıştırıyoruz. Normalliği kaydetmiyoruz. Bu da
sözgelimi hep bizim girdiğimiz kuyruğun
en yavaş ilerleyen olduğu yanılgısına sürüklüyor). Bir olayı sonuyla kaydediyoruz (kötü biten bir
aşk hikayesini öncesi değil de finaliyle hatırlayışımız).
İnsanın uyarım eşiğini geçebilen mutlak
değil, görece algı: farklılaşmalar.
Dünya yıkılırken uyuyabilirim ama sessizlikte işitilen hafif ayak sesleri beni
uyandırabilir. Bir radyo alırken 50 lira ucuzu için şehrin öbür ucuna
gidebilirim ama söz konusu bir araba almaksa aynı miktar için gitmem.
Şu andaki halim geleceğin hayal
edilmesine kaçınılmazca yansır. Tokken alışveriş yapmak..
Tıpkı kopyalanmalarını kolaylaştıran
sistemleri teşvik eden genlerin yaygınlık kazanması gibi, inançlar da
dayanacakları sistemleri güçlendiriyorsa yayılma eğilimindedir. Doğruluk ya da
sağlıklılık ikincil. Çocuk sahibi olmanın sevinç getirdiği inancı gibi. Ya da
çok para kazanmanın mutluluk demek olması. (Bunların, dayandıkları sistemin
–ekonomi, hayatın devamlılığı- sürebilmesi için kılık değiştirerek insanı en
zayıf yerinden, “mutluluk ihtiyacından” yakalamaları gerek. Yaptıkları da o
oluyor.)
Şeyleri evet ama zamanı hayal edemeyiz,
bu da bizi onu önce hayal edebileceğimiz bir şeye, harekete çevirmeye zorlar.
Böylece doğrusal zaman anlayışı ortaya çıkar. (Lineer gelişim yanılgısı..)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)