13 Şubat 2013 Çarşamba

YAŞAMIN GÖRDÜĞÜ DÜŞ

Rüyalar dosyasından.

Gece, uykuyla uyanıklık arasında aklımdan geçenler:

Avustralya kaplanı rüyasını unutmamaya çalışıyordum uyku arası. (Ama tam uyanıp yazamıyordum da.) Buz gibi, diye geçti aklımdan. Dolaptan yeni çıkmış karlı bir buz parçası gibi -hatıra- sonra eridikçe eriyor.. Zaten (??) savaşlar nasıl asker yaratırsa Tanrı fikri de tanrılar yaratıyor..

Sonra:

”Ben de gelip geçeceğim, Yaşamın gördüğü bir düş gibi..”


(Dün denize girerken denizanasını seyretmiştim. Suya sarkıttığım ayaklarımın ucunda dört “düğmesi” ile uzantısı ışıl ışıl, çeperini büze aça yüzüyordu.. Martılara baktım. Hepsi de geçip gidecek, dedim, buna itirazları da olmayacak -onların sadece düğmeleri, başlarını geri atıp çıkardıkları çığlık, büze-aça yol aldıkları çeperleri var. Fazla olan da geçip gitmeye itiraz zaten.)

11 Şubat 2013 Pazartesi

KIYASLAMAK ŞARTSA

Aynadaki görüntün içini kapıyorsa (yaşlanıyorum, soluyorum!) kıyasladığın geçmişin yerine geleceği koy sen de. 10 yıl, 15 yıl.. sonrasını. O vakte göre ne kadar daha taze, diri olduğunu gör.

Islığın keyifli, kendini düne göre yaşlı hissetmek yerine yarına göre gencecik bularak atıl güne.

8 Şubat 2013 Cuma

TEZGAHI OLMAK



“Tezgahı olmak,” üzerine yatırılan malzeme her ne ise –yazı-çizi, ahşap, mermer, müzik, insan..- sevgiyle, kendini vere vere işlemek ne güzel şey!

https://picasaweb.google.com/118198168542066911108/AtolyeCivi?authkey=Gv1sRgCMuyuejPgpjAUw#

6 Şubat 2013 Çarşamba

BİRİ BADEM DİĞERİ KÖR

Pabucuma taş girmiş gibi sonradan batan sohbetin ardından yok, dedim. Orada bulunmayan üçüncü kişiyi kesip biçmek ilkten abur cubur yemenin verdiği şişirme tatmini sunsa da böyle beslenmede insanı azaltan bir şey var.

Birini eleştirir, yargılarken kendi artı hanendekilere yükleniyorsun. İyi kotardıklarına. Edinmiş olduğun beceriler, aştığın güçlüklere. Görüş berraklığına, gücüne. Doğru bildiklerine. Bunlardan keskin bir makas yapıp biçimini beğenmediğin öteki kumaşa alabildiğine girişiyor, kesip yeniden biçiyor, halalar, teyzelere bıyıklar takıyorsun.

Eksi hanendekilerden ise hiç bahis yok.

Başkalarının seni gıyabında nasıl kesip biçtikleri, biçebileceklerinden.

Yarısı tutulan muhasebe defteri garabetinde bir hesaptır gidiyor.

Doyurucu tabii. Bir akbaba pikniği ne kadar doyurucu olursa. Servis tabağına yatırılan bir başkasını ortak bir iştahla didiklemek. Ama insan sindirimine biraz kulak verdiğinde böyle beslenmenin şişkinliği kabak gibi ortaya çıkıyor. Ve çirkinliği ve kibri. “Ben senden daha iyiyim!” “Neyin ne olduğunu biz biliriz!”

Öyle mi?

İki özdeyişten üçüncüsünü türetip “Sana kör diyenin iki gözü badem olsa, ah!” diyorum.

İster başkalarıyla ortak ister kendi başına, en pespaye dedikodudan en incelikli eleştiriye, başka birini yargılamak, kör gözünü badem bildiğinle örtmekten başka ne ki?