Sayıları üçle beş arası değişen bir gruplar. Birbirlerine dört metreden fazla yaklaştıkları anda, mıknatısın demir tozlarını çekmesi gibi konuşmaya, bunu da bağıra çağıra yapmaya başlıyorlar. (İnsanlar arasında fiziksel yakınlık, yaklaştırılan limonun ağzı sulandırması kadar doğrudan bir refleksle gevezeliğe, lafların dökülüp saçılmasına yol açıyor ve bu sadece inşaat işçilerine özgü de değil.) Gürültülü bir işin alışkanlığıyla seslerini genellikle yüksek perdeden çıkarıyorlar. Ortalık nispeten sessizleştiğinde diğerlerinin sesi alçalıyor. Tümüne ve daha fazlasına bedel biri hariç!
Grubun alfa erkeği o. Çuval kumaşı gibi kaba, ham, hışırtılı bir haykırışı var. Her şeyi. Ve telaşlı biri olduğundan her zaman.
Çok geçmeden, inşaatı ıstırabım haline getirenin o olduğunu fark ettim. Haykırıp duruşu kulağımı zorlarken telaşı soluğumu daraltıyor. İşlenmemişliğindeki hayvanilik de düş gücümü tahrik ediyordu.
Gruptan yavaş yavaş sıyrılmaya başladı. Önce sesi, ardından sahibini seçtim. Krem rengi, yumurta kabuğu biçimli güneş şapkalı bir tanrı kulu. Şapkasıyla birden sempati duydum. Çocuksu, kadınsı, çizgi film figürsü bir tip.
Ama kaba çuval sesi, uyandırdığı ikircikli duygularla sempatimi bastırıyordu.
Peki, bir canlandır şimdi. Buradan gideceksin. Biraz ilerliyorsun, lastiğin patlıyor. Etrafta sadece onlar var. Yardımına koşuyorlar. Lastiği yumurta-kabuk şapkalı tek başına değiştiriyor.
Ya da.. Buyrun, yorulmuşunuzdur, bunları fırından yeni aldım diye akşamüzeri, iş bırakmaya yakın bir tepsi poğaça götürüyorsun. Ayakları veranda korkuluğundan inmeyen “bayandan” gelen böyle bir beklenmediklikle afallıyorlar, ardından yüzleri aydınlanıveriyor. Ayaküstü başlayan sohbet, ilişilecek yer açılan henüz çakılmamış iskele kalasları üzerinde devam ediyor. Çocuklarından, karılarından, geldikleri köylerden hikaye parçaları dinliyorsun. Ayakta tutmaya, sürdürmeye, destek olmaya çalıştıkları hayatlardan. Zorlukları, umutları, sevinçlerinden..
Ayaklarını uzattığın yerden indirdiğin an, küçük bir temasla insan-lıklarını hatırladığın, kendinde bildiğin an, şimdiye kadar kendinle sınırlı kalmış tepkinin nasıl değişebileceğini hayal et.
Ve sonunda ettim.
Hayali bile (neden bile? Hayal etmek var etmektir) değiştirdi.
Yapıcı bir işin yıkıcı seslerini.
8 Mayıs 2012 Salı
7 Mayıs 2012 Pazartesi
ATONAL BİR MÜZİK YA DA TONAL BİR GÜRÜLTÜ
Üçüncü gün.
Başta karmakarışık, genel bir gürültü olarak algılayıp tepki verdiğim bütün bu ahenksizlik bandosu, kaldıkça tortusu dibe çöken bir bardak kirli su gibi açılmaya başladı. Enstrümanları teker teker seçer oldum; ayırt eder ve tercihlerimi oluşturur. Mesela mala sesleri hoşuma gidiyor. Bir masal varlığının yapışkan bir şeyi iştahla yalayan ıslanmış, pütürlü dilini andırıyor.
İçinden çıkamadığım yerel lehçeyle kaptırıp gittikleri sohbetler, fokur fokur kaynatılan tencere dolusu yumurta gibi çarpışa çarpışa tıngırdıyor.
İskele tahtalarını çakarken bilinçsizce oluşturdukları ahenk, sesin tek başına nahoşluğunun önüne geçiyor –güzel birinin çirkin sesi ya da tersi gibi.
Çimentonun kürelenmesinde yatıştırıcı bir şey var. Dil dil uzatılan hışırtının düzenli tekrarı, nasırlı, iri bir elin kafamı okşamasına benziyor.
Metal metrenin çekilip açılma, iki nokta arası gerilip geri sarılma sesini de seviyorum. Mala ve kürek sesleriyle birlikte, gönüllü dinlenebilir bir orkestradaki yaylıların bu taraftaki karşılıkları onlar.
İşçilerin bazılarının sesi (tümden yok olmayacaklarını artık kabul ettikten sonra), sindiremediklerim (matkap, balyoz, gürültülü balgam çıkarmalar) arasından teselli gibi sıyrılıyor. Dünyama dalan çapulcu güruhunda göz göze gelip de diğerleri kadar fena olmadığını hissettiğim birilerini bulmuşum sanki.
Hasılı, kulak tırmalayan bir ses karmaşası, kulağın madem kaçamıyorum bir dinleyeyim bakalım deyişiyle parçalarına ayrılıyor. Bu parçaların birbiriyle ilişkisi belirginleşiyor. Ve (çöpleri umutsuzca karıştırıp yiyecek bir şeyler bulup çıkarmaya benzese de) dişe gelir, ilginç keşifler olabiliyor.
Eve döndüğümde bu inşaat tecrübesini Schönberg ve Berg’in müziğinde deneyeceğim.
Başta karmakarışık, genel bir gürültü olarak algılayıp tepki verdiğim bütün bu ahenksizlik bandosu, kaldıkça tortusu dibe çöken bir bardak kirli su gibi açılmaya başladı. Enstrümanları teker teker seçer oldum; ayırt eder ve tercihlerimi oluşturur. Mesela mala sesleri hoşuma gidiyor. Bir masal varlığının yapışkan bir şeyi iştahla yalayan ıslanmış, pütürlü dilini andırıyor.
İçinden çıkamadığım yerel lehçeyle kaptırıp gittikleri sohbetler, fokur fokur kaynatılan tencere dolusu yumurta gibi çarpışa çarpışa tıngırdıyor.
İskele tahtalarını çakarken bilinçsizce oluşturdukları ahenk, sesin tek başına nahoşluğunun önüne geçiyor –güzel birinin çirkin sesi ya da tersi gibi.
Çimentonun kürelenmesinde yatıştırıcı bir şey var. Dil dil uzatılan hışırtının düzenli tekrarı, nasırlı, iri bir elin kafamı okşamasına benziyor.
Metal metrenin çekilip açılma, iki nokta arası gerilip geri sarılma sesini de seviyorum. Mala ve kürek sesleriyle birlikte, gönüllü dinlenebilir bir orkestradaki yaylıların bu taraftaki karşılıkları onlar.
İşçilerin bazılarının sesi (tümden yok olmayacaklarını artık kabul ettikten sonra), sindiremediklerim (matkap, balyoz, gürültülü balgam çıkarmalar) arasından teselli gibi sıyrılıyor. Dünyama dalan çapulcu güruhunda göz göze gelip de diğerleri kadar fena olmadığını hissettiğim birilerini bulmuşum sanki.
Hasılı, kulak tırmalayan bir ses karmaşası, kulağın madem kaçamıyorum bir dinleyeyim bakalım deyişiyle parçalarına ayrılıyor. Bu parçaların birbiriyle ilişkisi belirginleşiyor. Ve (çöpleri umutsuzca karıştırıp yiyecek bir şeyler bulup çıkarmaya benzese de) dişe gelir, ilginç keşifler olabiliyor.
Eve döndüğümde bu inşaat tecrübesini Schönberg ve Berg’in müziğinde deneyeceğim.
6 Mayıs 2012 Pazar
HAZIRLIK
Gün güneşle başladı. Doğalı iki saat olmamış, kalktım. Sarı-turuncu taptaze ışığına, kirlenmemiş sessizliğe daldım. Yağmurları içe kuruya yumuşamış toprağa basa basa Flamingo tepesine çıktım. Kamışlar, yabani arpalar, maki ve kalan gelincikler arasından dolanıp uçurumun kenarında dikildim. Koyağın yamaçlardan yansıyan ağaçlarla yeşeren sığlığını seyrettim.
Dönüşte beni bekleyen patırtıya, dikkatimi eski bir pazen gibi cayır cayır yırtacak, parçalayacak haykırışlara, inşaat gürültülerine hazırlanmaya başladım.
Sesleri kazındıkları belleğimden teker teker çıkardım, birbirlerine ekleyerek canlandırdım. Piknik sandalyesine oturup ayaklarını verandanın korkuluğuna uzatan kendimi sahneye ekledim. Dikkatim bölündükçe tırmanan kızgınlıkla başımı kitaptan kaldırıp jiletleşen bakışlarımı inşaata çevirişimi hayal ettim. Kah dünya etrafımda dönsün isteyip kendimi kah bencil kah mağdur kah yekten çaresiz hissederek reçel gibi köpürüşümü..
Hafızayı emrine koştuğum hayal gücünü ince ince işleyerek beni bekleyene karşı duyarsızlaşmaya baktım.
Öğleye doğru, ayaklarımı uzattığım yerden inanamayan kulaklarımı ara ara kaldırıyordum. Ama gerçekten! Gelmediler.
*
Rakıyı da devirip keyifle yattığım siestadan kalktım.
Gelmişlerdi!
Beklediğinin ya hiç ya da öngördüğün vakitte olmayışıyla hayatın hazırlıkları böyle hiçleştirmesine ben yine de bayılıyorum. Sağ gösterip sol vuruşuna.
Bükemediğim bilek karşısında ağzım yine kulaklarıma vardı.
İnsana kurgusuna göre kendini ya onu çok aşan büyük bir zeka ya da zekadan hepten yoksun kör bir rasgelelik karşısında hissettiriyor.
Tekrar tekrar hatırlattığı şey de öngörebileceğin tek şeyin öngörülmezlik olduğu.
Dönüşte beni bekleyen patırtıya, dikkatimi eski bir pazen gibi cayır cayır yırtacak, parçalayacak haykırışlara, inşaat gürültülerine hazırlanmaya başladım.
Sesleri kazındıkları belleğimden teker teker çıkardım, birbirlerine ekleyerek canlandırdım. Piknik sandalyesine oturup ayaklarını verandanın korkuluğuna uzatan kendimi sahneye ekledim. Dikkatim bölündükçe tırmanan kızgınlıkla başımı kitaptan kaldırıp jiletleşen bakışlarımı inşaata çevirişimi hayal ettim. Kah dünya etrafımda dönsün isteyip kendimi kah bencil kah mağdur kah yekten çaresiz hissederek reçel gibi köpürüşümü..
Hafızayı emrine koştuğum hayal gücünü ince ince işleyerek beni bekleyene karşı duyarsızlaşmaya baktım.
Öğleye doğru, ayaklarımı uzattığım yerden inanamayan kulaklarımı ara ara kaldırıyordum. Ama gerçekten! Gelmediler.
*
Rakıyı da devirip keyifle yattığım siestadan kalktım.
Gelmişlerdi!
Beklediğinin ya hiç ya da öngördüğün vakitte olmayışıyla hayatın hazırlıkları böyle hiçleştirmesine ben yine de bayılıyorum. Sağ gösterip sol vuruşuna.
Bükemediğim bilek karşısında ağzım yine kulaklarıma vardı.
İnsana kurgusuna göre kendini ya onu çok aşan büyük bir zeka ya da zekadan hepten yoksun kör bir rasgelelik karşısında hissettiriyor.
Tekrar tekrar hatırlattığı şey de öngörebileceğin tek şeyin öngörülmezlik olduğu.
5 Mayıs 2012 Cumartesi
İNŞAAT BİLMECESİ
Güneydeki yerin cennetsi sakin zamanı. Hava ve canlanan bitkilerle renkler ısınmaya başlamış. Henüz ürkek bir yeniden diriliş. Sesler de ona göre ve insansız..
.. 50 metre ötedeki inşaat hariç!
Kabası bitmiş. Kürelenen çimento ve mala, arada çekiç seslerini bir süre sonra horozlar, koyunlar ve çanları, dalgalar, arap bülbülleri, çıkıveren rüzgarınkine katabildim. Kulağımda sesler kilimine aykırı bir uyum sağladılar. Akşamüzerleri, güneş alçaldığında işçilerden birinin bağrından yükselen, ışık kadar yanık türküler de öyle.
Ama haykırarak konuşmaları!
Yıkıp perdemi eğliyor viran. Düşüncelere, kitabıma, doğaya, hiçliğe daldığım yerde üzerime balyoz gibi iniyor. Akışımı kesiyor. Akışın parçası olmuş, ayrı bir şey olarak algılamadığım kendimin farkındalığını en kötü halinde geri getiriyor: Tüyleri diken diken, kızmış, akışı sürdürmeye nafile çalışırken savunma ve saldırganlık arasında bölünmüş. Bebek yanağına üç günlük kaba sakal sürtülür gibi.
Küçük açmazım da burada başlıyor.
Ayaklarımı uzattığım yerden onlara daha sessiz olmalarını rica etmek-bağırmak-haykırmak, bilmezden gelinemeyecek bir rahatsızlık kaynağı olmalarına rağmen olur şey görünmüyor. Onların kaba, ham, gerekli ve gürültülü gerçekliğinde itirazımın hiçbir geçerliği yok. Kitap okumuyor, gündüz düşleri görmüyorlar; inşaat yapıyorlar, sahici bir iş!
Bu iki gerçeklikten benimki sıcak-uzun bir duşun ardından banyodaki buhar gibi. Soyut, uçucu, elle tutulmaz. Oradan yükselecek bir ses, bir itiraz, tuğla duvarlar ve onlara erkekçe (şarkılı türkülü, bol küfürlü, avaz avaz) çimento küreyen, mala çalan güç-irade kadar tartışmasızca somut bir aleme (“gerçek dünyaya”) saçmalaşmadan nasıl ulaşır da bir anlam ifade edebilir?
Sonuçta benim gibilerin, herhalde en fazla “osuruktan tayyare” diyecekleri işlevsiz havailiklere dalabildiği dünyayı elleri, kaba kuvvetleri, bu kuvvetin gümbürtüleriyle kuran ONLAR değil mi?
Böylece gerçek ama geçersiz bir ıstırapla geri çekiliyor, susuyorum.
*
Bilmece orada kalmıyor ama.
Bir gerçekliği ötekine iletememek bu işin sonu olmamalı.
Dünyamın onlarınki yanında geçerli/anlamlı olmaması, tümden öyle olması demek değil. (Oysa bu kolay düşülür bir tuzak; çoğunluğa, öne çıkana, baskın olana aykırı, ilintisiz kalan iç/dış bir gerçekliği hepten yok bilme, yok etme eğilimi.) Sesini duyuramayacak, iradesini baskın kılamayacak olsam da sadece rahatsızlığıyla bile onun da orada olduğunu bağıran bir hakikat var. Benimki. Onu geçerlik hiyerarşisinde anlamlı bir yere oturtamamamı (işte burada güçlü filozof kaslarım olsun isterdim) var olduğu olgusundan ayrı tutmalıyım. “Gereğini” bir şekilde yerine getirip olabildiğince barış içinde yaşayabileceği, serpilebileceği alanı açmalı.
Bunun da ilk adımı, gerçeklikler çatışmasını bir irade sorunu olmaktan çıkarmak olmalı.
Sorunu ya kendininkini kabul ettir-ya ezil olarak görmemek. (Başka bir kolay tuzak.)
Gerçekliğimin baskın gerçeklikle karşı karşıya getirildiğinde soluk-cılız durması, onun kendi içimdeki canlılığına, gücüne halel getirmemeli.
Ne de aykırılığı utanç-suçluluk kaynağı olmaya bırakılmalı.
Böyle bir bilinçle fiziksel ve ruhsal olarak “uzaklaşmak” artık kaçmak-saklanmak olmaz.
Gerçekliğimin nispi geçerliğini BENİM İÇİN mutlak olan geçerliğinden ayırmayı bilirim. Bilmecenin başlangıcındakinden bambaşka bir düzlemde eşitliği (var olma “haklarındaki” eşitliği) sağlamış olurum.
“Hangisi ‘daha’ gerçek-geçerli?” sorusunu aşar, kendi yoluma giderim.
*
Durup odaklanmak, sapı samandan ayırmaya başlamak sıkıntımı büyük ölçüde azalttı. İşçilerin (bu arada mucizevi bir şekilde kısılan!) seslerine gülümsemeye başladım.
Anlamaya çalışmak, aktif bir şekilde odaklanmak, hissedişimin dizginlerini ellerime verdi. Başlangıçtaki kızgınlığımın altında bir de çaresizlik ve iyiliğimin onların insafına kaldığı hissi olduğunu da böylece fark ettim.
Havanda su dövme, kontrol edebildiğine odaklan diyen Stoacılara selam olsun.
.. 50 metre ötedeki inşaat hariç!
Kabası bitmiş. Kürelenen çimento ve mala, arada çekiç seslerini bir süre sonra horozlar, koyunlar ve çanları, dalgalar, arap bülbülleri, çıkıveren rüzgarınkine katabildim. Kulağımda sesler kilimine aykırı bir uyum sağladılar. Akşamüzerleri, güneş alçaldığında işçilerden birinin bağrından yükselen, ışık kadar yanık türküler de öyle.
Ama haykırarak konuşmaları!
Yıkıp perdemi eğliyor viran. Düşüncelere, kitabıma, doğaya, hiçliğe daldığım yerde üzerime balyoz gibi iniyor. Akışımı kesiyor. Akışın parçası olmuş, ayrı bir şey olarak algılamadığım kendimin farkındalığını en kötü halinde geri getiriyor: Tüyleri diken diken, kızmış, akışı sürdürmeye nafile çalışırken savunma ve saldırganlık arasında bölünmüş. Bebek yanağına üç günlük kaba sakal sürtülür gibi.
Küçük açmazım da burada başlıyor.
Ayaklarımı uzattığım yerden onlara daha sessiz olmalarını rica etmek-bağırmak-haykırmak, bilmezden gelinemeyecek bir rahatsızlık kaynağı olmalarına rağmen olur şey görünmüyor. Onların kaba, ham, gerekli ve gürültülü gerçekliğinde itirazımın hiçbir geçerliği yok. Kitap okumuyor, gündüz düşleri görmüyorlar; inşaat yapıyorlar, sahici bir iş!
Bu iki gerçeklikten benimki sıcak-uzun bir duşun ardından banyodaki buhar gibi. Soyut, uçucu, elle tutulmaz. Oradan yükselecek bir ses, bir itiraz, tuğla duvarlar ve onlara erkekçe (şarkılı türkülü, bol küfürlü, avaz avaz) çimento küreyen, mala çalan güç-irade kadar tartışmasızca somut bir aleme (“gerçek dünyaya”) saçmalaşmadan nasıl ulaşır da bir anlam ifade edebilir?
Sonuçta benim gibilerin, herhalde en fazla “osuruktan tayyare” diyecekleri işlevsiz havailiklere dalabildiği dünyayı elleri, kaba kuvvetleri, bu kuvvetin gümbürtüleriyle kuran ONLAR değil mi?
Böylece gerçek ama geçersiz bir ıstırapla geri çekiliyor, susuyorum.
*
Bilmece orada kalmıyor ama.
Bir gerçekliği ötekine iletememek bu işin sonu olmamalı.
Dünyamın onlarınki yanında geçerli/anlamlı olmaması, tümden öyle olması demek değil. (Oysa bu kolay düşülür bir tuzak; çoğunluğa, öne çıkana, baskın olana aykırı, ilintisiz kalan iç/dış bir gerçekliği hepten yok bilme, yok etme eğilimi.) Sesini duyuramayacak, iradesini baskın kılamayacak olsam da sadece rahatsızlığıyla bile onun da orada olduğunu bağıran bir hakikat var. Benimki. Onu geçerlik hiyerarşisinde anlamlı bir yere oturtamamamı (işte burada güçlü filozof kaslarım olsun isterdim) var olduğu olgusundan ayrı tutmalıyım. “Gereğini” bir şekilde yerine getirip olabildiğince barış içinde yaşayabileceği, serpilebileceği alanı açmalı.
Bunun da ilk adımı, gerçeklikler çatışmasını bir irade sorunu olmaktan çıkarmak olmalı.
Sorunu ya kendininkini kabul ettir-ya ezil olarak görmemek. (Başka bir kolay tuzak.)
Gerçekliğimin baskın gerçeklikle karşı karşıya getirildiğinde soluk-cılız durması, onun kendi içimdeki canlılığına, gücüne halel getirmemeli.
Ne de aykırılığı utanç-suçluluk kaynağı olmaya bırakılmalı.
Böyle bir bilinçle fiziksel ve ruhsal olarak “uzaklaşmak” artık kaçmak-saklanmak olmaz.
Gerçekliğimin nispi geçerliğini BENİM İÇİN mutlak olan geçerliğinden ayırmayı bilirim. Bilmecenin başlangıcındakinden bambaşka bir düzlemde eşitliği (var olma “haklarındaki” eşitliği) sağlamış olurum.
“Hangisi ‘daha’ gerçek-geçerli?” sorusunu aşar, kendi yoluma giderim.
*
Durup odaklanmak, sapı samandan ayırmaya başlamak sıkıntımı büyük ölçüde azalttı. İşçilerin (bu arada mucizevi bir şekilde kısılan!) seslerine gülümsemeye başladım.
Anlamaya çalışmak, aktif bir şekilde odaklanmak, hissedişimin dizginlerini ellerime verdi. Başlangıçtaki kızgınlığımın altında bir de çaresizlik ve iyiliğimin onların insafına kaldığı hissi olduğunu da böylece fark ettim.
Havanda su dövme, kontrol edebildiğine odaklan diyen Stoacılara selam olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)