4 Mart 2012 Pazar

DISTRICT 6

Ünlü semtle aynı adı taşıyan müze, Apartheid’ın ne menem bir işleyiş olduğuna ışık tutuyor, insan, gündelik hayat ölçeğine getiriyor. Şehrin epeyce bir alanına yayılan bu mahalle, orta alt sınıf sakinlerinin olanca etnik, kültürel çeşitliliği içinde kendi geleneğini oluşturmuş, köklenmiş, cemaat dokusuyla şehre de önemli çehrelerinden birini vermişken Apartheid yönetiminin burayı siyah ve renklilerden ayıklama kararı 70’lerin ortasında eyleme dökülmüş. Yaşayanları belirlenmiş başka yerlere sürmüş, evlerin, dükkanların, çarşı pazarın arasında buldozerlerle girmişler. Yıkım elbette bununla kalmayarak Cape Townluluk algısını da derinden yaralamış.

Müzede bir vakitlerin District Six’inde yaşayanların kurtarabildiklerinden bağışladıkları var. Sokak tabelaları, nesneler, fotograflar.. Zemini boyunca da semtin önceki halinin krokisi. Eski sakinleri yavaş yavaş dönüyormuş. Ama acı ile öfke öyle bir kuşakta yatışacak gibi değil.

İlk siyah başpiskopos, Nobel Ödüllü Desmond Tutu’nun “Bağışlama olmaksızın gelecek, hatırlama olmaksızın da bağışlama olamaz” felsefesinin hayata geçirilmesi olmuş bu müze. Kuruluşu, pek çok öfkeli yüreğe yeni bir anlam, yön sunmuş.

Dükkanında kitapları karıştırırken buraya bakan altmış yaşlarındaki adam, bir tanesini gösterip bunu da ben yazdım, dedi. Üç kuşak District Six’li Müslüman bir ailedenmiş. Noor Ebrahim. Sürgünü yaşamış. Kitabında bunu ve oradaki yaşamı anlatmış.

Bamtelime dokunan bir anekdot: Yıkılan evlerinde beslediği elli güvercini yeni evlerine getirmiş. Bir süre sonra uçurmaya karar vermiş. Bir kısmının geri dönmeyeceğini hesaba katıyormuş ama kalanlarla güvercin uçurmaya devam edecekmiş. Hiçbiri dönmemiş. Ertesi sabah, her zamanki gibi evinin yıkıntıları önünden geçip işe giderken bütün kuşların orada olduğunu görmüş. Yaklaştığında kaçmamışlar. “Ama gözleri ‘neresi şimdi bizim evimiz?’ diye sorar gibiydi?”



District Six’in büyük kısmı ot bürümüş boş arazi olarak bırakılmış. Yenen herze yöneticiler için içinden çıkılmaz idari, yasal güçlükler oluşturmakla kalmıyor, kökenlerine sahip çıkanlar buraların rant kaynağı haline getirilmesine kararlılıkla karşı çıkıyorlarmış.

İbret verici bir kentsel dönüşüm hikayesi.


(Arkası yarın)

.

3 Mart 2012 Cumartesi

ÖĞLE SICAĞINDA ATLANTİK KIYISI

Oda arkadaşım, Etiyopya’dan gelme Amerikalı Mary, bugün ne yapacaksın diye sordu. Doğaçlama, dedim, her zamanki gibi.

Yolculukta taslak bir program çıkarıp zamanlamasını güne bırakmak güzel oluyor. Güne nasıl uyandığına. Görülecek şeyler listesine içinden estiği gibi yer ekleyip çıkarmak, ayrılan zamanları uzatıp kısaltmak. Başka bir zamanın kararlarını uygularken ana sırt çevirmektense adımlarını tazesi tazesine atmak.

Öğleye doğru istasyondan belediye otobüsüne atlayıp kıyıya indim, en zenginlerin milyonlarca dolarlık konutlarının olduğu Waterfront’a.

Başka bir vakit bunların arasında bir kanal turu yapmış, seyirlerine varmıştım: Küçük, kırmızı, yassı tekne birkaç metre derinlikte, suyu düzenli olarak denizden alınıp verilerek temizlenen kanalda ilerlerken bu bitişik düzen, önlerinde cetvelle çizilmiş dar bir şerit hariç yeşil, toprak, bitki yoksunu, bön bön bakışan binalara içim daralarak bakmış. Sakinlerinden bazıları, teknelerini bağladıkları beton kıyıya şezlong atmış, soğuk soğuk güneşleniyordu. Sonu resmen getirilmiş Apartheid’larına kendilerini paralarıyla kapamayı sürdüren bu insanlara esaslı bir “hıh!” çektiydim.



Bir otobüs daha ve Sea Point’te indim. Burasıyla Waterfront arasında uzayıp giden kordonda tabanlarım ne verdiyse yürümeye koyuldum. Bunca okyanusla rutubetsiz bir sıcağı var Cape Town’un. Genellikle dağdan kopan esinti nemi dağıtıyor olmalı. Ama şimdiki serin serin Atlantik’ten geliyor, gür güneş altında tam eriyip kalacak gibi olduğumda adımlarımı yeniden yeniden canlandırıyordu.

Kordon boyu da hali vakti çokça yerinde olanların. Derli toplu, dıştan pek bir özelliği olmayan, yüksekliği abartısız bir sıra apartman. Kanal boyundakilere kıyasla etrafa, hiç değilse denize daha açık görünüyorlar ama burada yaşayanların büyük bir çoğunluğunun hayatında bir kez township görmüşlüğü olmadığını duymuştum: Hayatları havaalanı ile evleri arasında geçermiş. En güzel yanları, aralarından görünen Table Mountain ile kapı aslanının iki tepesi. İlerde güney banliyölerinin sırtlarını verdiği dağların siluetleri, hemen açıkta Mandela’nın güneşte silikleşmiş Robben Adası, tertemiz, bakımlı bir kordon.



Yol ile kıyıdaki beton yürüyüş şeridi arasındaki ağaçlıklı çimenlere yayılmış kestirenler. Bu havada kendini koşuya vurmuş kadın-erkek (beyaz tabii! Bedenlerinin içinde yaşayan siyahların bu işi suni bir kült haline getirmesine gerek yok), köpek gezdirenler. Dünyanın karnı doyan herhangi bir yerindeki kordon manzaraları. İnsanlardan yana. Doğaya gelince, kendini tekrarlamazlığını burada da estirmiş. Yolun karşı tarafındaki çamlar dağdan inen rüzgarla kıyıya doğru eğilerek büyümüşken kıyıdakileri de okyanus rüzgarı ters yönde neredeyse iki büklüm edip bırakmış. Sonra okyanus. Bugün tatlı tatlı çelik mavisi. Sakince ama sesi davudi. Aşağıda, kayalık ceplere öngörülmez aralarla bir hışım dalarak yükselip kırılan iri dalgaları yürüyüş yolunu yalayıveriyor.

Yer yer gelgit havuzları yapmışlar. Daha doğrusu, bu doğal oluşumların kaya duvarlarını betonla yükseltip daha güvenli hale getirmişler. Buralara biriken su okyanustan ayrılarak sakinleşiyor, sığ olduğu için ısınıyor da. Al sana tabii yüzme havuzu. Fildişi kumsallar denize girmeyi istediği kadar çekici kılsın, bu azmanla öyle bir yakınlıkta hiç gönlüm yok. Yalnız da değilim. Suda hemen kimse görünmüyor. Cape Town’un asıl plajı, şehrin hemen bitişiğindeki, rüzgardan korunaklı ve yine bir zengin sayfiyesi olan Camps Bay. Buradaysa kıyı bir de kelp adı verilen, deniz tabanına bağlandıkları metrelerce uzun saplarından koparak sürüklenmiş okyanus yosunlarıyla kaplı (yeşilleri ve “yemişlerinin” biçimiyle süs biber turşusunu andırıyorlar biraz). İki Okyanus Akvaryumunda bir “kelp ormanı” gördüm. Köpekbalıkları, dev kabuklular, dev başka deniz mahluku tamam ama akvaryum gezisine asıl bunun için değermiş. Çok büyük bir tankın dibinde burnumu cama dayadım. Usul usul dalgalanan dev bitkiler arasında sakince yüzen toraman balıklarla bir öte alem huzuru alıp götürdü.

Mouille Point. Fransızca’dan gelen adını, rüzgarda hep ıslanan burundan almış. Kırmızı-beyaz kübik kaideli deniz feneri (olsun, yüzyıllar boyunca gemi yutmuş çok tehlikeli bir geçişmiş burası hâlâ).



Otobüs duraklarını fazla da bakmadan geçiyordum. Geride sadece yürüyüşün kaldığı bu silinmeler iyidir. Sıcak, yorgunluk ve rüzgar yapacağını yine yapıyor, zihnimi aşırı pozlanmış bir fotograf haline getiriyordu.

Green Point Stadyumu. 2010 Dünya Kupası karşılaşmalarının Cape Town ayağı için yapılmış. Japon kağıt fenerlerine benziyor. Aynı buruşuklukta ve göze hiç ağır gelmeyen, boyutlarına rağmen algısı kütlesellikten uzak, ha dedin mi uçup gidecek gibi. Bu hissi mimaride verebilmek az şey olmamalı.

Waterfront’a bir deniz kazazedesi gibi vardığımda baktım, üç saatten fazla olmuş. Sabahki iki saati de eklersek beş saati bulmuşuz.

Yanlış yerden girip standart modern bir alışveriş merkezine düştüm. Soğuk (gerçi bu o kadar kötü gelmedi şimdi), sevimsiz (ilginç; yerler ya sevimli ya şık oluyor çokluk). İçinden geçip marinanın kıyısında bir yığın, hepsi dolup taşan restoran, kahvenin arasına çıktım. Beride dönme dolap, toplanmış, müziklerini yapmaya hazırlanan bir grup. Pamuk helva (burada mavi!) satıcıları. İrili ufaklı tekneler. Bir banka çöktüm. Yorgun olmasam seveceğim bütün bu hareketi, kelplerin arasına dalıp çıkan irikıyım balıkların donuk bakışlarıyla seyrettim.


(Arkası yarın)

.

2 Mart 2012 Cuma

COMPANY’S GARDEN, CUMARTESİ ÖĞLE ÜZERİ

Hava sıcak, gök mavi. Parkın üst üste binmiş yeşilliğinin koyu gölgeleri insanı birden diriltiyor. Avare adımlarım oradan oraya götürdü önce. Ulusal sanat galerisinin berisindeki gül tarhları. İlk kez şehrin içinde görüp bakakaldığım ağacın, levhası sayesinde ne olduğunu öğrendiğim eşi: Yeni Zelanda Noel Ağacı. İlk yemeğimi yarı baygın yediğim bahçe lokantasında kremalı bir kahve.

Sonra çıkışa uzanan gölgeli geçitte bir banka oturdum. Adımlarım kadar amaçsız, yönsüz bir içle. Dur bakalım, oturdukça bu içte de neler durup oturacak, dibe çökecek diyerek.

Seyrettim, kulak kabarttım. Gözledim. Yanı yöresinde eşi dostu, çoluk çocuğuyla geçip gidenlerin işi kolaydı. Birbirlerinin sırtını kaşır gibi zamanlarını karşılıklı biçimlendiriyorlar, çerçevesini çizip içini dolduruyorlardı. Yalnız yürüyen ya da oturanlarınsa çoğunun cep telefonu vardı bu iş için.

İnsanın kendinden koşar-kaçar adım uzaklaştıkça yapışıp kaldığı şu ekranlar. Oradan düşecek gıda kırıntısı için ağzını yüzeye dayarken derinliklere çoktan sırt çevirmiş balıklar gibi.

Bilmiyorum. Kendi yarenliğimden dipsiz bir haz aldığım vakitler benim için de gerilerde bir yerde kaldı. Ama girdiğim ekran perhizi sayesinde hiç değilse o ahbabı ne kadar özlediğimi hissedebiliyorum. Olmakla dolardı. Varolmaktı onu doyuran, besleyen. Zamanı içi bir şekilde doldurulması gereken upuzun, bomboş bir bağırsak olarak algılamazdı. Suya atılıp dibe çöken taş gibiydi zaman algısı. Yoğunluğu sıradan ahbaplıklarla kesintiye uğrasın hiç istemez, kendi kendine yeter de artardı bile.

Özlediğimi hissetmeye başladıysam belki de yakınlardadır. Yapıştığım ekranların yokluğunda öne doğru birkaç adım atmaya hazır.

Kim bilir. Daha iki dünya arasındayım. Bir başınalıkla yar bana bir eğlence-avuntu-oyalanma yavanlığı arasında.

Ama yok! Hiçbir ekran, ekrandan gelip geçen hiçbir şey beni senin gibi doyurmadı Öykücü. Geri gel. Daha doğrusu ben sana döneyim!


(Arkası yarın)
.

1 Mart 2012 Perşembe

YÜRÜYELİM YÜRÜYELİM

Şehir planına baktım, bir daha baktım. Eğip bükerek tefrik ettim. (Oysa harita ne diyorsa o. Yorumlamamak gerekiyor.) Edindiğim izlenimleri izlenecek yollara tercüme ettirmek için ikide bir durup yol sorarken kısa sürede buranın bir yön aptalı için bulunabilecek en iyi şehir olduğunu fark ettim. Bilmeyen, ya gidip bir bilen bularak ya da bilecek birini göstererek yardımcı oluyor. Siyahı, beyazı. Sonunda sormama bile gerek kalmadı. Bir köşede dikilip elimdeki plana Rosetta Taşıymış gibi aval aval baktığımı gören beyaz bir kadın, kayıp mı oldunuz deyip hostelimin sokağını tarif etti.

Aradan bir hafta geçip yolları öğrendikten sonra çizdiğim tuhaf zigzaglara gülüyorum.

Cape Town ve Güney Afrika üzerine söyleyecek birkaç çift sözü olan yerleri gezeceğiz bugün ama önce trafiğe dikkat. Ters trafik, araba kullanmaktan geçtim, yaya olmayı bile yeniden öğrenmeyi gerektiriyor. Önce sağına, sonra.. Kurallara genellikle (bizdeki kadar) uyulmakla birlikte yayaların kendilerini kollamaları gerek. Yine bizdeki gibi şoförlerin gözünde, arabanın rüzgarıyla yolun kenarına savruluvermesi beklenen yuvarlanan çalılardan daha hatırlı bir yanları, öncelikleri yok.

Castle of Good Hope’tan, kaleden başlayalım, kentin 17. yüzyılda yapılma en eski yapısından. Suyla çevrili yayvan kalenin görüntüsü yetmiş, uzun tarihi boyunca tek bir saldırıya uğramamış. Yeşil bahçeleri, gölgesi pek taş duvarlar hâlâ süren iklim sersemliğime merhem gibi geldiyse de aynı şeyin tarihinden gelip geçenler için geçerli olmadığını “İşkence odası” levhası tokat gibi hatırlattı. Dokunmadan edemeyen ellerim, zindanın zamanla cilalanmış taş duvarlarında, zincirlerin geçirildiği demir halkalarında dolandı. Vali beyin havuzlu bahçesine çıkıp soluğumu koyverdim. Bir davet için yiyecek içecek taşınmaktaydı. Revak altında kahveyle sosisli börek başında otururken (özellikle yolculuklarda bir araya getirdiğim şeylerin tuhaflığıyla kendimi bile şaşırtıyorum) siyahlı beyazlı bir otobüs dolusu öğrenci gelip çimenlere yayılarak kaleyi resmetmeye başladı. Onlar kaleyi, ben onları gözlemlerken anahtar devir teslim saati de geldi. Hoştu. Hepsi siyah askerler her ne kadar üniformalı, tüfekli, olabildiğince kaz adımlı da olsa bunların giydirme olduğu çok belliydi. Üniformanın zapt edemediği başka bir şey spontanlık. Her şeyi, acı ve zoru da getirip şenliğe çeviren Afrikalı ruhu yüzeyin hemen altında kendini bir şekilde belli ediyor, bu askercilik oyunundan tatsız ciddiyetini, katı inandırıcılığını alıyordu.

Kaleden çıkarken güya nöbete durmuş, karşılıklı gülüşüp atışan iki asker arasından geçtim. Beyazların savaş oyunlarına elbette piyon edilmiş, İkinci Dünya Savaşı senin Kore benim, oraya buraya sürülmüşler, onurlarına şehrin göbeğine eh bir de heykeller dikilmiş ama şu üniforma, onların bedeninde bunu icat edenin ruhundan ne uzak.

Kalenin yanında Grand Parade meydanı yayılıyor. Önce denizcilerin devşirilme, sonra da kölelerin pazarlanma yeri olmuş. Meydan demek toplanma demek. 27 yıllık tutsaklığının ardından Mandela, burada bir araya gelen on binlere ilk kez belediye sarayının (City Hall) balkonundan seslenmiş. Grand Parade denizciler, köleler, yeni bir ulus derken bir de başka dünya milletine (belki de en sınıfsızına) mekan olmuş: 2010 Dünya Kupasını stada sığamayan dört bucak insan buradaki dev ekranlardan gayet de olaysız izlemiş. Onlar için bir tür hac olmalı.

Meydan artık sürekli bir pazar yeri. Yiyecek içecek, çul çaput ve turistler için Afrika işleri tezgahlarıyla cıvıl cıvıl.

Fonda mavi gök ve Table Mountain ile fotograf dolduran tarihi belediye sarayı bir kültür ve sanat merkezine dönüştürülüyor.

Dağ ile önündeki uzanmış aslan biçimli tepe arasındaki konumundan ötürü City Bowl denilen “çanakta” pek çok görülecek yer var. Bunlardan biri yeni ismiyle Slave Lodge, Kölehane. 17. yüzyılda, Asya’daki sömürge “işletmesini” yürüten The Dutch East Indian Company’nin köleleri için yapılmış, Cape Town’un en eski binalarından. Zulümden insan haklarına, yürünmüş uzun yolun nesneleri, belgeleri yazılı sözlü (odağı yerinde tutmaya hizmet eden etkili de bir ışıklandırmayla) izlenebiliyor. Yanı sıra “efendilerin” özel eşyalarının sergilendiği koleksiyonlar ve beklenmedik bir ejiptoloji bölümü var (bizim Schliemann’ın diğer bir çeşitlemesi olan, hiçbir formel eğitimi olmaksızın geliştirdiği sistematik yöntemlerle ejiptolojinin babası olmuş Sir Flinders Petrie’nin bulguları). Ben bir de ünlü Siliva Zulu filminde ekibin antropolgu Lidio Cipriani’nin fotografları sergisine denk geldim. Zuluların geleneksel yaşamından iyi bir fikir veren özlü fotograflar.

Karşıya, Company’s Garden’a geçtim. Adındaki “şirket”, yine Dutch East Indian Company. Bahçenin uzun geçmişi, gemi kazazedelerinin dağın eteklerindeki akarsu kıyılarında sebze yetiştirmesiyle başlamış. Zamanla sular biraz daha içlere kanalize edilmiş, iş büyümüş, çeşitlenerek serpilmiş. Ortaya bugünkü, botanik bahçe ayarındaki zengin, büyük park çıkmış.

Kütüphane ile planetaryumun önünden geçip Ulusal Sanat Galerisine girdim. Aynı zamanda yazar ve şair de olan ünlü ressamları Peter Clarke ile kapsamlı retrospektifinde tanıştım. Uzun sanat yaşamının birbirini tekrarlamayan dönemlerine hakkını vermiş. Bunlardan bazılarından adamakıllı hoşlandım. Ve bir İngiliz’in, Richard Long’un, işte böyle yapmak varmış dediğim işleri. Afrika’nın kuş uçmaz kervan geçmez bölgelerini yürüyerek aşmış. Bulduğu malzeme ile (taşlar, kaya parçaları, dal budak) geçtiği yerlerin duygusunu yerinde yansıttığı “enstalasyonlar” yapmış, çok geçmeden karışıp silinecek bu parçaları yekten zamana terk etmeyi gönlü elvermeyerek fotograflarını çekmiş. Ziyaretçiler için, haydi, siz de izlenimlerinizi içinizden geldiği gibi dizin izniyle bir salona irili ufaklı taşlar, kabuklar koymuşlardı. Oynadım.

Bahçeden çıkıp St George Katedralinden yukarı, Bo Kaap’a vurdum. Katedral, adını aldığı azizin mızrağını, doğrulttuğu ejderden doruğunda olan Apartheid’a çevirerek kallavi taş yapısında siyah, beyaz, renkli herkese kucak açmış.

Güney Afrika’da Müslümanlar yüzde beş civarında bir azınlık olmakla birlikte varlıkları Cape Town’da burası için “Müslüman şehir” dedikleri kadar yaygın. Ama insan kazanı bu ülkede din, inançlar çatışma, sürtüşme konusu olmamış (ilginç, bunun tek istisnası “kurucu” beyazlar arasındaki mezhep çekişmeleri). Bu işi ırk yapmış.

Memleketiminkilerden utanç duyduğum düzgün, geniş kaldırımları (insanın başını adımlarından kaldırarak yürüyebilmesi ne güzellik!), cadde ve sokakları, iyi düzenlenmiş meydanlar ile nispeten düz bir alanda yayılan Cape Town, yürümesi kolay ve çok zevkli bir şehir. Yüksek, modern binalar arasında bırakılan geleneksel ve tarihi dokuyla halkı gibi bol renkli. Her yerde rastlanacak dünya mimarisinden Afrika’ya özgü karışımlar ve yorumlara (art deco misali) uzanan alımlı, bakımlı bir yapılaşma. Sıradan, çirkinliğin sınırında ya da ondan içre yapılar da var elbette ama tek tük ve şehrin kıyılarında. O gök ile fondaki Dağ, haddini bilip fazla da yükselmemiş binaların beton, çelik kütleselliğini dengeliyor. Gözler dolaşmanın tadını insanlarla yapılar arasında gide gele çıkarırken, ayaklar da bedeni saatler boyu uysalca oradan oraya taşıyor, sağ olsunlar.

Table Mountain’ın önünde, uzanmış, kapısını bekleyen aslan biçimli yükseltinin iki tepesi var: Yumuşak hatlı (aslanın aşağı yukarı kalçası) Signal Hill (ismini zamanında gemilerin gelişini buradan top atarak duyurmalarından alıyor. Bugün de öğlen 12’yi aynı şekilde duyuruyor. Patlamalı ve şaşmaz bir saat ayarı) ve Lion’s Head. Afrikaans dilinde aslanın pençesi dibinde anlamına gelen Bo Kaap, işte bu yükseltinin eteğinde, renkli evleriyle ünlü Müslüman mahallesi. Sarı, yeşil, pembe, mor bitişik evler, eski bir geleneği izleyerek böyle renklendirilmiş. Azat edilen köleler, onlara gösterilen bu yere geldiklerinde esaretleri boyunca sırtlarına (ve kölelikle ruhlarına) geçirilen boz renkli çulların acısını renkleri imanına kadar bağırtarak çıkarmış.



Ve renklerle bağırmak Afrika’da sadece Bo Kaap’a özgü değil.


(Arkası yarın)

.