Evvelki yüzyıl geçirdiği efsanevi felaketin ardından bir daha böylesine yanmamaya ant içen Chicago, Amerika’nın sıfırdan planlanarak kurulan ilk kenti olmuş. Kamu alanlarına, cadde, sokak ve parklara bol yer tanınmasıyla taş, çelik ve betonu yeşille dengeli ferah bir şehir çıkmış ortaya.
Yeşilin çoğu bir iki katlı evler arasından fışkırdığı semtlerden biri Oak Park. Avrupa ve tarihten taklit buraya kadar: Gözümüzü yaşadığımız yerin doğasına, topografyasına çevirelim, ilhamı buradan alarak kendi zamanımızın mimarisini biz yaratalım diyen Frank Lloyd Wright’ın uzun zaman yaşayıp çalıştığı yer.
Orta-Batının dümdüzlüğünden, göze yalınlığın enginliğini sunan ufkundan hareketle Prairie adını verdiği tarzda pek çok ev tasarlamış burada.
Doğadan yola çıkan organik mimarisinin güzel örneklerini.
Oak Parklı arkadaşım Liz ile gezimizin sonunda Prairie Kahvesinde özel üretim (Frank Lloyd’a öylesi yaraşırdı) kahvelerin başında müzikten, mimariden sohbet ederken bağlantı birden kuruldu: Görünürdeki yalınlığının barındırdığı öngörülmezlikle Wright, Mozart’ınkine benzer bir zenginlik sunuyor.
Algı bombardımanı çağında Oak Park ve Wright’a dönmek, mimariyi giydirildiği katmanlardan sıyırarak onunla birlikte sıfırdan düşünmek, yaratıcı bir hafiflik getiriyor insanın gözüyle zihnine. Oradan da ruhuna.
8 Temmuz 2011 Cuma
7 Temmuz 2011 Perşembe
YOL İZLENİMLERİ
Amerikalılar ahbaplık kuruvermeyi seviyor. Uçağa bindikleri anda başlıyorlar. Hiç sakınmasız, çoğu pür neşe bol laf. Nereden gelip nereye gittikleriyle (mekanda olduğu kadar zamanda da) kalmıyor, ele aldıkları konuyu dallandırıp budaklandırıyorlar. Kahkahalar, bol ilgi. Öncesi varmış, sonrası da olacakmış gibi bir samimiyet. Uçak indiğinde vedalaşıp bazen onu bile yapmadan kendi yollarına gidiyorlar.
“Kemerleriniz gösterildiği gibi bağlanır-sıkılır-çözülür” türünden bir ilişki.
*
İletişime bu kadar rahat girmeleri yabancıya kendini iyi hissettiriyor. Size kapalı bir kulübe dışarıdan bakma duygusu olmadan aralarına karışmak. Etrafınıza, “Bununla yetin!” yollu bir sınır çekildiği hissi olmaksızın onların sere serpeliğinin parçası olmak.
*
Nereden gelip nereye gittiklerine kulak vermek hoşuma gidiyor. Kıtayı sekiz yönden kat edişlerinin öyküleri. İşin içine ana babalar, daha uzak kuşaklarla eşler girdiğinde haritada canlanan hayali çizgiler daha da dolanıyor. Anlatılan, her zaman müthiş bir hareketin hikayesi.
*
Klişe cevaplarda kullandıkları sıfatlar.. Awesome, gorgeous, great.. Televizyon dizilerinin Türkçe çevirisinde hepsi de “harika!” ile karşılanmak zorunda kalan büyüklükler. Harika ve üstünün bu kadar orantısızca kullanılması şaşırtıyor beni.
“Şaşırtıyor,” lafın gelişi. “Bugün yürüyüşe çıktım” gibi bir sıradanlığı “awesome!” gibi bambaşka bir hissiyattan doğmuş ağır bir kavramla karşılamak ile müptelası olunan kof beslenme arasında bir yakınlık buluyorum.
Şişirme üzerine ikisi de.
*
Sesleri de ayakları kadar büyük. Mekana bir an önce yayılıp doldurmak ister gibi.
Bunun koca kıtayı, ardından dünyayı ele geçirmelerinin nedeni ya da sonucuyla bir ilgisi var mıdır, bilemem.
İri seslerinin arkasında onunla orantılı bir özgüven hissediliyor. (Avrupalının kendini sadece denklerine açan loş özgüveninden ziyade bangır bangır ilanından zevk alındığı belli Amerikan özgüveni.)
Ya da belki karanlıktan, boşluktan korku? Bunu sesinle, gövdenle, tezahürünle bir an önce tıka basa doldurma dürtüsü?
Ayaklarının iriliğine gelince, bu iki varsayımla da uyumlu olurdu.
*
Amerikalı bir sanatçı, yol fotograflarımda kitsch ile görkemin karışımını gördüğünü yazdı. Amerika gerçekten de gözümde kitsch ile ihtişam arasında gidip geliyor.
Doğanın ve ona eklenen teknolojinin büyüklüğü ile bu ikisi arasında kendine yer bulmaya çalışan sıradan ölümlülerin rüküşlüğü.
.
“Kemerleriniz gösterildiği gibi bağlanır-sıkılır-çözülür” türünden bir ilişki.
*
İletişime bu kadar rahat girmeleri yabancıya kendini iyi hissettiriyor. Size kapalı bir kulübe dışarıdan bakma duygusu olmadan aralarına karışmak. Etrafınıza, “Bununla yetin!” yollu bir sınır çekildiği hissi olmaksızın onların sere serpeliğinin parçası olmak.
*
Nereden gelip nereye gittiklerine kulak vermek hoşuma gidiyor. Kıtayı sekiz yönden kat edişlerinin öyküleri. İşin içine ana babalar, daha uzak kuşaklarla eşler girdiğinde haritada canlanan hayali çizgiler daha da dolanıyor. Anlatılan, her zaman müthiş bir hareketin hikayesi.
*
Klişe cevaplarda kullandıkları sıfatlar.. Awesome, gorgeous, great.. Televizyon dizilerinin Türkçe çevirisinde hepsi de “harika!” ile karşılanmak zorunda kalan büyüklükler. Harika ve üstünün bu kadar orantısızca kullanılması şaşırtıyor beni.
“Şaşırtıyor,” lafın gelişi. “Bugün yürüyüşe çıktım” gibi bir sıradanlığı “awesome!” gibi bambaşka bir hissiyattan doğmuş ağır bir kavramla karşılamak ile müptelası olunan kof beslenme arasında bir yakınlık buluyorum.
Şişirme üzerine ikisi de.
*
Sesleri de ayakları kadar büyük. Mekana bir an önce yayılıp doldurmak ister gibi.
Bunun koca kıtayı, ardından dünyayı ele geçirmelerinin nedeni ya da sonucuyla bir ilgisi var mıdır, bilemem.
İri seslerinin arkasında onunla orantılı bir özgüven hissediliyor. (Avrupalının kendini sadece denklerine açan loş özgüveninden ziyade bangır bangır ilanından zevk alındığı belli Amerikan özgüveni.)
Ya da belki karanlıktan, boşluktan korku? Bunu sesinle, gövdenle, tezahürünle bir an önce tıka basa doldurma dürtüsü?
Ayaklarının iriliğine gelince, bu iki varsayımla da uyumlu olurdu.
*
Amerikalı bir sanatçı, yol fotograflarımda kitsch ile görkemin karışımını gördüğünü yazdı. Amerika gerçekten de gözümde kitsch ile ihtişam arasında gidip geliyor.
Doğanın ve ona eklenen teknolojinin büyüklüğü ile bu ikisi arasında kendine yer bulmaya çalışan sıradan ölümlülerin rüküşlüğü.
.
1 Temmuz 2011 Cuma
SIFIR
Gitmek-kalmak.
İstememek - istemediğini dile getir(e)memek.
Sağa sapacakken sola sapanlarla birlikte sürüklenmek.
Katılmak istemezken katılmak..
Bir dürtü, onu sönümleyen diğeri.
Frenle gaza aynı anda basılması.
Rüzgarsız kalmış yelken hissi.
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)