11 Şubat 2011 Cuma

MUTLULUĞU MU SEÇMEK?

Nasıldı o aptallı Laz fıkrası?

Temel’e sormuşlar “güzellik mi, aptallık mı?”

“Aptallık!” demiş şıp diye.

“Neden ki?”

“E, güzellik geçicidir!”

*

Peşinden gittiğim hiçbir zaman mutluluk olmadı.

Anlam oldu. Verili bir anlama inanmadığımdan da anlamı keşfetmek değil, icat etmek.

Kapsamı benim kişisel halimden çıkan, etraflı bir anlamlandırma.

Bunun da mutlulukla örtüşmesi tanımı gereği rastlantısal ve geçici.

İlle bir seçimden söz edilecekse, gücümü anlam arayışının yoğunluğuna sevk etmek oldu bu.

Dillere pelesenk olup çıkan şu “mutluluğu seçmek” ve benzeri sakız manilerinin dibinde, temelinde, az sıyrılsa foyası meydana çıkacak cilasının altında çöreklenmiş bekleyen zehirli “kendine yardım” (ya da şıklaştırılmış adıyla biraz daha uzun süre aldatıcı olabilecek) “kişisel gelişim” furyasını düşünüyorum.

Akıl almaz saptırıcılığını, sığlaştırıcılığını, tek boyutlulaştırıcılığını.

Hayat amacı olarak kendisiyle sınırlı olmaya mahkum bir iyilik halini sürekli kılmaya çalışmak.

Mutluluğu seçmek!

Varsa yoksa mutluluk. Mutsuzsan sorumlusu da çaresi de sensin. Baktığın kendi başının çaresi olsun, daha fazlasını kurcalayıp da başımıza dert açma! diyen bir kültürün uyuşturucu gazla şişirilmiş balonu.

* * *

Demişken, eski defterlerden birinde boş sayfa ararken rastladığım notlar:

Mutluluk bir yan üründür. Yatağında akan bir yaşamın yan ürünü.

*

Seçimle gelen mutluluk hormonlu sebzeye benzer; iri, parlak.. ve yavan.

*

Öyle yaşamalı ki mutluluk seni seçmeli.

*

Seçimle gelen mutluluk silikonla “güzelleştirilen” beden gibidir.

*

Yaşamın içinden sadece mutluluğu seçip almak bundan böyle renklerden yalnızca beyazı görmeye, seslerden mi bemolü işitmeye karar vermek gibidir.

*

Bir şey “seçilecekse” Yaşam olmalı bu. Mutluluğu-mutsuzluğu, ışığı-karanlığı, sessizliği ve gümbürtüsüyle Yaşam.

*

Mutluluk zengin bir sebze çorbasındaki havuç gibidir; ne seçilir ne ayıklanır, çorbayla birlikte afiyetle kaşıklanır.

8 Şubat 2011 Salı

İLK İŞ

Doktor şık paltosu, iş yüzüyle içeri girdi. Çok geçmedi, hemşire ultrason odasına geçmemi söyledi. İndirilmiş jaluziler, kısılan ışıklarla açığa vurduklarından çok gözden sakladıkları kalabalık eden bir sepya fotograf benzeri odada dar yüksek muayene yatağına uzandım. (Bunlara sedye-yatak karışımı “sedya” demeli.)

Ellerimi başımın altında kavuşturdum, uzandığım, baharda güneşli bir çayırmış gibi hayallere daldım.

Hekim enerjik adımlarla geldi. Cevabını ilginç bulmayacağı tonundan belli hızlı bir Nasılsınız deyip ekranı açtı. Plastik ketçap şişesi gibi bir kaptan üzerime kayganlaştırıcı sıkmaya başladı. Güldüm:

“Sabahları işbaşı yaptığınızda şu gördüğünüze de bakın! Yarım kapaklı pembe bir dosya açmak yerine mesela..”

Yıllardır nasılsınız ve teşekkür ederim’den başka şey konuşmadığımız doktorla (ultrason sırasında konuşulmayacağını sanıyordum) hoş bir sohbet de öyle başladı.

“Hiç öyle düşünmemiştim, dedi. Aradığımız patoloji olduğundan baktığımız da o olur. İşiyse patoloji dedektifliği gibi düşünürüm.

Ama evet, dediğiniz doğru..”

1 Şubat 2011 Salı

CİK-CİKCİKCİK

Açık gri havada, büzüşüp bir sonraki darbeyi bekleyen cildinki gibi bir gerilim.

Kuru, çıplak dallara yağmurdan ağır, kardan küçük düşen yağış. Patlamamış mısır kıvamında.

Sesi!

Çıtırtıdan pes – hışırtıdan tiz. Sık. Sık sık.

Doğaçlamaya biraz uzaktan katılan serçenin bir iki denemenin ardından etrafa tam uyan ritmi yakalayışı.

Cikcikcik-cik. Ara. Sonra bir daha.

Hepsi basit ama ne zengin!

Birden uyanan kulağımın heyecanı.