31 Ekim 2017 Salı

BOŞLUKLARLA DOLU BİR HİZMET

12 saattir kesik olan elektrikten önce faturası geldi, saatinin kenarına sıkıştırmışlar.

35 yıldır buraya geliriz, elektrikten çok kesintisini yaşamışızdır. Tamam, dağ başı ama otuz beş yıl da az buz zaman değil. Dünyada nakil teknolojisi nerelerden nerelere sıçrarken bizim ispermeçet mumu tüketimimiz hemen hiç azalmadı.

Meret yokluğundan ibaret de değil ki, buzdolabındakileri de alıp götürüyor. Yazın ortasında klimasız, pervanesiz kalmayı hiç saymıyorum.

Ya sürekli olması ya da hiç olmaması gereken bir hizmet. Böylesi, evlendiğin adamı ayda yılda görmek gibi bir şey.

Devlet ya da özel sektör, hangi elde olduğu da bir şey fark etmeden otuz beş yıldır yolunu gözlüyor, elimiz yüreğimizde, çekip gitmesinden tasalanıyoruz.

Aksamayan tek şey faturaları!

Yırtık çorabı utanıp arlanmadan satmak gibi:


“Deliklerden kalanı kullanıyorsunuz ya!”


30 Ekim 2017 Pazartesi

ARZU

Yine aşık olmuş. Sapına kadar, sırılsıklam. Onu yakından tanıyana göre önceki kadar umutsuz. Kendini sonuna kadar kullandırıp kaldırıldığı gibi atılmalık. Yine. Öncekinde intihara kalkışmıştı, bunun sonu kim bilir ne olur. “Bu kadar da diplemesine, derinlemesine olur mu? Kim dayanır?!”

Tutkulaşan arzu, seyircisi olunduğunda ne kadar saydam. Sahibinin içinde ne varsa yansıtacağı uygun bir ekrandan ibaret. Nesnesi bahane: Kundaklanan eve çakılan çakmak.

Yanıp tutuşanı elinden tutup serin bir su kenarına götürmek isterdim. Istırabına saygılı bir süre sessizce tanık olduktan sonra “Bak,” demek. “Hayır, hayır, ona değil, kendine çevir bakışını. Eriyip bittiğinin adı değişiyor, aynı kalan senin tutuluşun. Demek seni asıl kasıp kavuran kendi karmaşan. O parlayıcı arzu-ihtiyaç-korku-heyecan (ve hakkını verelim, yazdığı katman katman senaryolar, anlattığı öykülerle yaratıcılık) karışımı. Önüne hangi beste gelse yapışacak güften. Sen müzisyensin, bilirsin. Duyguları sözün ötesine kamçılamak işin. Sonra nasıl yaparsan yapar, belki şifayı sanatında ararsın. Ama önce bir bak. Gösterdiğine değil, kendi parmağına bak. Sesiyle yılanı kıvrım kıvrım kıvrandıran kaval gibi seni ucunda oynatan o kendi parmağını gör.”

Ama seyircisi olunduğunda ayan beyan olan, nesnesi ya da öznesi olunduğunda kör bir kasırga.


İtip çekici. Dokunaklı, gülünç, ürkütücü.

28 Ekim 2017 Cumartesi

ÖĞLEYE DOĞRU

Havanın bozacağına işaret, kedi damağı desenli beyaz bulutlar güneşin önüne geçmeden önce daha sıcaktı, şimdi mavi soğuk. Belli belirsiz esintide kıyıya yürüdüm. Tatlı, ısrarlı bir kuş sesine uzakta bir inşaatın kırıcı gürültüsü karışıyordu, ezan bunların üzerine yayılırken suya bir adım attım. Artık sıcak değil. Eskiden olsa abartılı bir dehşetle karşılayacağım değişimi su kadar serin bir kanla hissederek bir adım daha attım ve girdim.

Tutulan soluğumu koyverdim. Hiç değilse göğsüm ince bir sörfçü gömleğinin koruması içindeydi.

Koca koyda tanrının tek kulu, çepeçevre yeşil tepelerin görüntüsünü içerek ağır ağır açıldım.


Kendimi temiz, duru, diri suyun parçası ettim, bıraktım deniz bir kez daha içimi dışımı arındırsın, sıkışıklıkları açıp enginliğine katsın.

26 Ekim 2017 Perşembe

CAN BOĞAZDAN GİDER

Yaman Çinli akupunkturcu, arkadaşıma “Yemeği şimdiye kadar eğlence etmişin” demiş. “Sağlığını korumak istiyorsan bu tavrını değiştirmek durumundasın.”

Doymanın, tatminin birinci dereceden bir fiziksel sahnesi olması, yemeye asıl işlevi üzerine yan beklentiler yüklenmesine tehlikeli ölçüde uygun.

Yatıştırıcı, oyalayıcı, sosyalleşme aracı olarak yemek.

Ve yer değiştirici. Aç kaldığın başka alanları midenle doyurma yolu.

Bir de gelişmiş bir damağınız, ondan geri kalmayan göz zevkiniz varsa, organizmayı sağlıklı bir şekilde ayakta tutmaktan ibaret temel ve yalın bir işlev, nice katakulliyle yönetimin zirvesine oturtulan sıradan bir memurun makus talihine uğratılıyor.

Arkadaşım yemeği kendinden ibaret işlevine geri döndürecek yeni bir yaşam biçimi kurmaya girişirken ben de oradan buradan düşünüyorum.

Yakınlarda okuduğum bir yazıda önemli olanın yiyeceğin ağızdan girdiği değil, bağırsaklarda aldığı hal olduğu belirtiliyordu. Bir uçtan diğerine şekerin zehre, çiğnerken avuntu olanın aside çevrilişi. Bu dönüşümü ve barındırdığımız muazzam bakteri kolonisini gözetmeden yemenin umduklarımızın tam tersini besleyişi, yükü, bedeli anlatılıyordu.

Birlikte yemenin (ve içmenin) yaklaştırıcı, yakınlığı pekiştirici bir yanı var. Bundan vazgeçmeden yalınlaştırmaya gidemez miyiz?

Farkındalık faslında bu hafta uygulamaya çalıştığım, lokma lokma yemek. Ağzına bir lokma al, çatal bıçağı bırak. Lokmaya odaklan. Sıcaklığına, dokusuna, tadına, dilin, dişin, damağına değişine, ağzında çevrilişine. Çıkan seslere, tükürük bezlerinin hareketine.. Yavaşça çiğne, iyice. Ayırdına vara vara yut. Yani fon edegeldiğin şeyi ön plana getir.

Fon etmek.. Her şeyi her şeye fon ettiğimiz bir zamanda yaşamıyor muyuz? Hiçbirine hakkı verilmeden aynı anda pek çok şey yaşamanın normalleştiği bir zamanda?

Fon edilenlerin başlarında da yemek geliyor.

Özene bezene donatılan sofralarda keyifle bir araya gelişleri düşünüyorum. Keyif için birinden biri yetmiyor (bir araya gelmek ya da yemek), ikisi birlikte olmalı. Böylece deneyim, iki koca kıçlının sığmaya çalıştığı dar bir sandalyeye dönüşüyor. Hünerle, sevgiyle kotarılmış çeşit çeşit yemeğe hak ettiği övgüler düzülse, gözler (reklamlardaki gibi) hazla devrilirken uygun mırıltılar çıkarılarak birkaç lokma yense de bu kadarı bile katışıksız değil. Birbirininkini kese kese süren konuşmalarla ilerleyen sohbet (başka bir bölünmüş dikkat kurbanı) araya girip kaç parçaya bölünmüş dikkatten irice bir parçayı daha alıp götürüyor. (Böyle sofralarda konuşmak, iple çekilmiş bir konserde cebinden iskambil çıkarıp yanındakilerle kağıt oynamaya girişmek gibime geliyor. Birlikte susup yemeğe her birimiz kendi içinde ama hep birlikte odaklansak, eylemin ritüel niteliğine hakkını çok daha derinden vermez miydik? Konudan daha da uzaklaşmak uğruna: Bölünmemiş bir dikkatle hayata kendimizi birlikte vermek yemekten, cinsellikten bile yakınlaştırıcı bir şey olmaz mıydı?)

Fon, eğlence, vesile edilen yemeğin yemeklikten çıkması, orijinal işlevine ters düşmesi bir noktada/yaşta kaçınılmaz oluyormuş demek.

*
Mide, bağırsak sancılarıyla kıvranıyordum. Babam, neden böyle oldun, söyleyeyim mi dedi. “Akşam akşam koca bir kase ekşimeye başlamış süzme yoğurt yedin. Süzme yoğurt dediğin hacminin kaç katından elde edilmiş, ağır bir gıda. O olmasa da doyardın oysa.” Güldü, ekledi:


“Doktorun dediği gibi: Ömrümüzü dişlerimizle öğütürüz.”