22 Mayıs 2012 Salı

MOBİUS ŞERİDİ

Uyandığımda BU sabah kim olduğumu şöyle bir yokladım.

Dünkü ışıl ışıl keyif yerini bulanık bir kapalılığa bırakmış. Enerjinin, onunla birlikte zamanın “Buyur, tepe tepe kullan!” diyerek önümde uzanıp gittiği hissi, geride bir kimsesizlik, hiçlik duygusu bırakarak çoraklaşmış, kurumuş.

Bir şey diyecek olsa yaklaşmayın, dokunmayın, hiçbir şey istemeyin! daha iyisi, beni deve gibi çöktüğüm şu ana bırakın, öleyim diyecek bir duygu.

Ağız tadı, bereket algısı ve açıklık kadar bu kapanıp kararma da sayısız etkinin "aynı" beden çanağında oluşturduğu öngörülmez, tarife de gelmez bir kokteyl.

Neyse ne! deyip asık suratlı bedenimi terliklere geçirdim, önümde beton bir duvar gibi yükselen güne ayak sürüdüm.

Hayret! Donukluk kıpır kıpırlıkla iç içe olabiliyor. Yönsüzlük, amaçsızlık ile sönen irade, dikkati oradan oraya zıplatıyor. Ele alınan hiçbir şeyin sonu gelmiyor. Bir süre sonra insan alabildiğine gücenik, çöküp kaldığı yerde felç olana dek düğümü çözülmüş uçan balon gibi kendini oradan oraya atıyor.

Dışından bakamadığım, sahici bir iç huzurla seyircisi olamadığım bir kıvam. Macunsu yoğunluğuna sinek gibi düşüp kıvranıyorum. Özdeşleşiyor, hayata bunun ardından bakıyor, haliyle zerrece haz etmiyorum.

Şeridin görünürde içe döndüğü, gerçekte asıl içten uzaklaştığı dışa kapanma anları bunlar. İçindeyken insana zamanın akışını unutturan, temelli gibi gelen nahoş bir patinaj.

Neyse ki unutulsa da elbette devam eden akış, bu sevimsiz kokteyli tezgahtan kaldıran barmen çevikliğiyle “müşterinin” ertesi sabah bulacağı öngörülmez, tarife de gelmez yeni bir kokteyl karıyor.

*

Günden güne geçiş, parmağın Mobius şeridi boyunca kesintisizce gezdirilmesi gibi. Bir içte bir dışta, bir siyah bir beyaz. Zıt, ayrı görünen, aslında tek bir sürekliliğin geçicilikleri.

*

İnsan bunu, dizili anlar yerine dizildikleri şeritle özdeşleşmeyi sinek gibi debelendiği anlarda hatırlasa ya.

20 Mayıs 2012 Pazar

CERMODERN VE ESCHER


Ankara garının cer atölyesini sanat galerisine dönüştürmüşler. Gözü kah dev pencerelerinden eski Ankara (Kale, Gençlik Parkı) görüntüleri kah fütüristik tavan örtüsüyle soğutarak sergilerin (hele de Escher!) içine düşmek çok zevkli.

Escher’in izleyiciden ne istediğini çerçevelerin altından girip üstünden çıkarak resimlerini fotograflamaya çalışırken fark ettim.

İzleyici onun yeteneğiyle donanmamış bakışını göz hizasıyla sınırlamadığında, açısı ve doğrultusunu değiştirdiğinde boyut/bağlam değişiyor. Escher’in resimlerine açtığı kapılar izleyiciye de açılmış oluyor.

Baş döndürücü!

https://picasaweb.google.com/118198168542066911108/CermodernVeEscher?authkey=Gv1sRgCJ2WkI6N6O_KiwE#

10 Mayıs 2012 Perşembe

SAĞIR DİLSİZ

Sağır bir insan seni dilsiz yapıyor.
En azından başlangıçta. Bildiğin yolun kullanılmaz oluşuyla kalakaldığında..

Alışkanlığın sarsılması yeni bir alışkanlık haline gelirken kafan başka bir yol açmaya işliyor. Yatağına kaya yuvarlanmış derenin yenisini açması gibi.

Konuşamıyorsan yaz.

Tabii! Ama akla gelenin söyleniverdiği normal bir iletişimden daha zahmetli olan bu yol, seni ekonomik olmaya itiyor.

İletişim kesintili ve seçici oluyor. Zamana serilişi doğallığını, anlıksallığını, bunlarla beraber de daha yakın, dolaysız temas duygusunu kaybediyor.

Ama kazandırdıkları da var. Yazana kadar dilini ağzında birkaç kere çeviriyorsun. Gücünü spontanlığından, daraltılmış zamandan alan tepkiselliğin, fünyesinden kopuyor. Sönüyor. Uzayan zamanda onun yerini düşünce alıyor.

Laflarını hazır elerken bunlara bir de inceliği, nezaketi eklemeyi akıl eder oluyorsun. Otomatik konuşmada kendine yer bulamayan bir düşünceliliği. Sesinin tatlılığıyla iletilecek sevgiyi, şefkati yazdıklarına nasıl geçirebileceğini keşfetmeye başlıyorsun. Söylediklerinden farklılaştıkça da yazdıkların ikame olmaktan çıkıp yeni bir dile doğru evriliyor.

Artık dilsiz olmadığın yeni bir kavrayış ve cevaba.

*

Al şimdi bunu, sağırlığın fiziksel olmayan hallerine taşı.

Prensip aynı değil mi?

Sağırlığı ortadan kaldıramayabilirsin. Ama senin dilin çözülür.

8 Mayıs 2012 Salı

HAYALİ KARŞILAŞMALAR

Sayıları üçle beş arası değişen bir gruplar. Birbirlerine dört metreden fazla yaklaştıkları anda, mıknatısın demir tozlarını çekmesi gibi konuşmaya, bunu da bağıra çağıra yapmaya başlıyorlar. (İnsanlar arasında fiziksel yakınlık, yaklaştırılan limonun ağzı sulandırması kadar doğrudan bir refleksle gevezeliğe, lafların dökülüp saçılmasına yol açıyor ve bu sadece inşaat işçilerine özgü de değil.) Gürültülü bir işin alışkanlığıyla seslerini genellikle yüksek perdeden çıkarıyorlar. Ortalık nispeten sessizleştiğinde diğerlerinin sesi alçalıyor. Tümüne ve daha fazlasına bedel biri hariç!

Grubun alfa erkeği o. Çuval kumaşı gibi kaba, ham, hışırtılı bir haykırışı var. Her şeyi. Ve telaşlı biri olduğundan her zaman.

Çok geçmeden, inşaatı ıstırabım haline getirenin o olduğunu fark ettim. Haykırıp duruşu kulağımı zorlarken telaşı soluğumu daraltıyor. İşlenmemişliğindeki hayvanilik de düş gücümü tahrik ediyordu.

Gruptan yavaş yavaş sıyrılmaya başladı. Önce sesi, ardından sahibini seçtim. Krem rengi, yumurta kabuğu biçimli güneş şapkalı bir tanrı kulu. Şapkasıyla birden sempati duydum. Çocuksu, kadınsı, çizgi film figürsü bir tip.

Ama kaba çuval sesi, uyandırdığı ikircikli duygularla sempatimi bastırıyordu.

Peki, bir canlandır şimdi. Buradan gideceksin. Biraz ilerliyorsun, lastiğin patlıyor. Etrafta sadece onlar var. Yardımına koşuyorlar. Lastiği yumurta-kabuk şapkalı tek başına değiştiriyor.

Ya da.. Buyrun, yorulmuşunuzdur, bunları fırından yeni aldım diye akşamüzeri, iş bırakmaya yakın bir tepsi poğaça götürüyorsun. Ayakları veranda korkuluğundan inmeyen “bayandan” gelen böyle bir beklenmediklikle afallıyorlar, ardından yüzleri aydınlanıveriyor. Ayaküstü başlayan sohbet, ilişilecek yer açılan henüz çakılmamış iskele kalasları üzerinde devam ediyor. Çocuklarından, karılarından, geldikleri köylerden hikaye parçaları dinliyorsun. Ayakta tutmaya, sürdürmeye, destek olmaya çalıştıkları hayatlardan. Zorlukları, umutları, sevinçlerinden..

Ayaklarını uzattığın yerden indirdiğin an, küçük bir temasla insan-lıklarını hatırladığın, kendinde bildiğin an, şimdiye kadar kendinle sınırlı kalmış tepkinin nasıl değişebileceğini hayal et.

Ve sonunda ettim.

Hayali bile (neden bile? Hayal etmek var etmektir) değiştirdi.

Yapıcı bir işin yıkıcı seslerini.