Ne tuhaf!
Bedensel, zihinsel, ruhsal, güçsüzleştikçe katılaşıyoruz.
Neyse ki tersi de geçerli:
Güçlendikçe de esnekleşiyor.
Ne tuhaf!
Bedensel, zihinsel, ruhsal, güçsüzleştikçe katılaşıyoruz.
Neyse ki tersi de geçerli:
Güçlendikçe de esnekleşiyor.
Seni seviyorum. Takdir ediyorum. Aramızda iki taraflı akan bir iletişim istiyorum. Dinlemeyi biliyorsun. Ama bir kez anlatmaya başladığında..
Kendi ettiğim telefonun 26 dakikası sonunda kendimi yine
tıkanmış, boğulmuş, kızgın, çok kızgın buldum.
Biliyorum, yapmak etmek ve bunları tek bir ayrıntı
atlamadan tekrar tekrar sayıp dökmek kontrol duygusu ve tatmin veriyor. Beni
kızdıran, bunca yıllık arkadaşız, bir de benim işletim sistemime bakmamış
olman.
Huniden yoğun bir sıvı boşaltırken gözün boynundadır,
değil mi? Çok mu hızlı, çok mu fazla? Boşaltmayı kesip aralar verir,
havalandırırsın ki hazne taşmasın.
Bir plastik huni kadar dikkat etmiyorsun neyi ne kadar,
nasıl alıyorum.
Sonsuz raporlaman senin için canlılığın ta kendisi
olabilir. Benim için oksijensizlik. Boğuntu.
Eski Adana’nın çırçır fabrikalarında pamuk, “haşa”
denilen çuvallara tıka basa basılır, bu işin işçisi babayiğitler olur, her
birine yüz yirmi, yüz otuz kilo tepiştirip sığdırırlarmış. Bu çuvallardan biri
gibiydim telefonun kapaat! düğmesine nihayet basabildiğimde.
Yeraltındaki adliye arşivinde bir kutu tozlu dosya başına
oturtulmuş, bitirmeden demir kapının açılmayacağı söylenmiş gibi.
Üzerime açılan bir damperin yükü altında kalmış gibi.
Bir dans için sahnenin ortasından başlamış, kendimi tek
yönlü tango adımlarıyla sahnenin dibine sıkışmış bulmuşcasına.
Ayrıntılar ve ben. Hala farkında değil misin?
An be an akmak, karşısındakinin hunisini gözetmek. Hala
orada mı, alıyor mu, benimle mi? Asıl ben, onunla mıyım? Yoksa olanca şehvetle
kendi içeriğimle mi hemhalim? Bunu onunkiyle karşılıklı mı akıtıyorum, yoksa
pamuk edip çuval muamelesi yaptığım haznesine mi tıkıştırıyorum?
Durmak bir, soluk almak, soluk verdirmek.
Köye emekli olduğunda yerleşmiş bir arkadaşım, monoton hayatından bunalmış, yandım allah dercesine uzun bir aradan sonra kendini İstanbul’a attı. Birkaç hafta sonra gözleri parlayarak döndüğünde gittiği restoranları, gezdiği sergiler, gördüğü filmler, izlediği oyunlar ve operayı soluksuz anlattı. Belirli aralarla demir takviyesi yaptıran bir anemik gibiydi, son iğnesiyle dirilmiş, canlanmış.
Kurumsal sanatın şehrin bir fonksiyonu olduğuna ben,
yaşadığım ihtiyaç değişimi (öncelikler sıralaması) ile uyanmaya başlamıştım.
(Kurumsaldan kastim kültürel ve maddi sanat piyasasına arz edilenler.) Doğada
geçirdiğim zamanlar ne eksiğini ne de dolayısıyla ihtiyacını duyduğum bir
şeydi. Şehirdeyken algımı incelten, dağarını genişleten, derinleştiren, şehrin
dışında yerini sanatın dolaysız özüne açılmaya bırakıyordu. Benim “gezdiğim”
sergiler, gözüme görünenler. Müziğimi elementler yapıyor. (Operaya ise hiçbir
zaman ilgim uyanmadı.)
Şehirde sanat, sıkışmış açıklığımın ikamesi. Ve belki
şehir hayatı için de çam reçinesi gibi. Çam yaralandığı, hastalandığı, dalı
kırıldığında reçine çıkarır. Özsuyunu kaybetmemek için, kendini onarmak için.
Yerimde iyi olduğumu, kolumun kanadımın kırılmadığını,
güzelce serpildiğimi gösteren bir şey, tekdüzeliğin yabancım olması. Hayatın
görünürdeki renklerin, hareketin, bereketin, ışıltının ötesine dal budak
salması.
Ve sanatı özlememek.
İlgiyle okuduğum bir kitabı hatırlamaya çalışırken geriye pek bir şey kalmadığını fark ettim. Vereceğini verip uçucu bir mürekkeple yazılan mektup gibi silinip gitmiş. (Yine de kanadından tutmak, hızlı bir tazeleme için bir yöntemim var. Tabletten okuduğum kitaplarda altını çizdiklerimi kendime postalıyor, bunu yazar ve kitap adıyla bir “Alıntılar” dosyasına kaldırıyorum.)
Şu şöyle, bu böyle olmalı yollu dış referanslara göre
yaşamadığın yerde kendi patikanı açıyor, başkalarının haritasında yer almayan
güzergahlardan ziyaretçisi pek seyrek noktalara yöneliyorsun. Kendini onunla
bununla kıyaslamadan, geçerliğini mesele etmeden.
Okumak, araştırmak, ilgi ve merak nice zamandır ansiklopedik/metodik
bir birikim (ve yığıldıkça katılaşan hükümler) değil benim için. Işıltılı
vitrinlere yerleştirilecek, ahkamı kesilecek şeyler değil bilgi nesneleri. Falanca
demiş ki, vaka filancanın da buyurduğu gibi.. Düşünce silsileleri böyle
başlamıyor.
Kitaplar, fikirler, çalıştırmayı aşkla sevdiğim intellekt’e
idman yaptırmada kullandığım dambıllar, direnç bantları daha çok. Kaslarımı
gürbüz tutacak kaya tırmanışları, kafamın içine hoşluk yayacak düz ova
yürüyüşleri, dere kenarı piknikleri.
Nasıl dambıllarla dolaşmıyorsam kitapları da kafamda
taşımaya gerek yok. Fırça suya batırılarak yapılan kaligrafi misali silinip
gidebilirler -ve gitsinler de zaten!
Hayatla doğrudan temasta hiç susmayan, sesi kısılmayan
bir radyo gibi işlemesin intellektim.
Ama ben onu alayım, kasap bıçağı gibi, flüt gibi
işleyeyim. Açılsın, esnesin, kıvraklaşsın. Bana cevaplar değil sorular sunsun.
İşini görüp görüp geri çekilsin.
Öylesini seviyorum.