“Kendini hâlâ halsiz hissediyor olursan yarın yola çıkma!” dedi beni yaşıma denk zamandır bilen Süt Kardeşim bezgin bir endişeyle.
Okun yaydan çıktığının ikimiz de farkındaydık. Sahneyi şimdi kimin doldurduğunun.
Nasıl çalıştığını ona açıklamaya çalışırken bu yanıma isim niyetine bir gen sıra numarası vermek daha uygun göründü. Diz altı refleksi kadar doğrudan ve cevapsız bırakılması da imkansız oluşuyla insani hiçbir görünüme bürünemeyen salt elektro-kimyasal bir tepkiye benziyor çünkü.
İlle bir karaktere zorlayacaksam, elinde tırpanıyla zavallı ölümlülerin peşine düşen, siyah cübbesi içinde suratsız, ona karşılık her şeyi, bütün ışığı yutan gövdeli Ölüm Meleği’ninki olurdu bu.
Bir şeyi yapmayı kafama koyduğum an tetiklenen o. Dökülen benzinle üzerine düşen yanar çıranın ilişkisi sonrası. Araya ne akıl girebiliyor ne de daha gönül çelici bir vaat.
Telaş, sabırsızlık, diyor en yakınlarım bile. Bu kadarı onlara yetiyor. Oysa bu tür sıfatlar neden değil, sonuca işaret ediyor. Bir şey açıkladıkları da yok.
Sonunda merak eden ben oldum. “Biliyorum zaten!” yanılsaması uyandıran sıfatları bir yana bırakıp sıfırdan kulak verdim.
O müthiş zorlayıcılığı nereden geliyor?
Dediğini yapmasam ne olacağını hissediyorum?
Ölüm Meleği imgesi o zaman belirdi.
Hadi uçlardan hiç korkmayalım, ötesinde ölmeye eşdeğer dipsiz bir karanlık, hiçlik tehdidi algıladığımı fark ettim. Sadece bu zorbanın “Yap!” buyurduğunu edersem gelecek sefere kadar erteleyebileceğim bir yok oluş hissi.
Ne hoş!
Bunun dümdüz bir gen olduğunu düşündüren başka bir şey, babamın da tıpatıp aynı dürtüden mustarip olması. Bir kısım amcalarım gibi.
Davranış terapisi işe yarardı belki. Ama belki de 72b’nin koşullar denk düştüğünde gayet olumlu olabilen itici gücünü devre dışı bırakırlardı ki düşününce içim hilkat garibi yavrusunu bağrına basan bir ana şefkatiyle karşı çıkıyor.
Bu da demektir ki yarın yolcuyum!
.
3 Nisan 2011 Pazar
31 Mart 2011 Perşembe
30 Mart 2011 Çarşamba
ANLAM DEDİĞİN
"Şanslı sayınızı haykırın, düşen bir yaprak için ağlayın, görünmeyen bir jest yapın, başınızı at gibi sallayın, ayağa kalkıp kendi etrafınızda üç kez dönün, nedensiz gülün, burnunuzun ucuna bir şaplak atın, tırnağınızı kaşıyın, adınızın şarkısını söyleyin, ayakkabınızla oynayın, kendinizi bir sandalyeye tanıtın, bir kitabı öpün, meleğin tekine bir mektup yazın, kendinize kart yollayın, tek bir damla limonata için, hiç tırmanmadığınız bir merdiven arayın, ampulünüzü önceden denemediğiniz başka bir taneyle değiştirin, evinizin termostat ayarıyla oynayın, sevdiğinizi bir köpek kayışıyla şaşırtın, boş bir şişeye tıpa takın, arabanızın kaputu üzerine çöp dökün, derin dondurucuya çizgi roman koyun, bir müzisyenin doğum gününü kutlayın, ilginç bir hale gelene dek can sıkıntısı sözü üzerine düşünmeye çalışın, hiçbir zaman yapmayacağınız listelerin listesini yapın, gidip yalnızlık çekermiş gibi duran bir şey satın alın ve ona bir yuva verin, çim biçme makinesine dua edin, bir köpek için yerlerde yuvarlanın, görünmeyen bir periyle el sıkışın, parmaklarınızdan birine kanat takın, televizyon ekranınıza yara bandı yapıştırın, telefon rehberinizle konuşun, daha az açık olmak için ant için, bir çekmece açıp içinde başka bir şey olduğunu hayal edin, bir kapı açıp Tanrıyı buyur edin, fırınınızın kapağını açıp şeytanla vedalaşın, ateş yakıp su için yakarmasını isteyin, küçük ayak parmağınızı vaftiz edip günahlarınızı bağışlamasını dileyin, tesadüfi bir tesadüfi hareket yapın, yumuşamasına yardımcı olmak üzere nefret kelimesini sevme alıştırması yapın, bir kayayı ehlileştirin, kurşunkaleminizi yürüyüşe çıkarın, en sevdiğiniz kitabı sinemaya götürün, lokantaya girip dört yumurta ile dört de çatal isteyin, fotografınızın üzerine yumurta kırın, algılama amacıyla istekte bulunun, yarım portakal, yarım elma soyun, göğü gösteren bir işaret levhası yapın, bir mezar taşına teşekkür notu yazın, bara gidip bir bardak hava için, başınızı yukarı kaldırıp doğru yola indirilmeyi rica edin, aşağı bakıp yukarıdaki için teşekkür edin, iki sorudan birine evet karşılığı verin, her tuhaf soruyu kutlayın, evcil hayvanınızın her uyanışında ellerinizi çırpın, sokak kapısından içeri 'Ev gibisi yok' diyerek üç kez girin."
.
28 Mart 2011 Pazartesi
KUYUNUN DİBİNDEKİ
İki büklüm bedeni küçücük kalmış ihtiyar, cam kapıyı zorlanarak itti, içeri girdi, tereddütle sağına soluna bakıp yanlış mı geldim, fotoğrafçı arıyorum ben, dedi. Sahibin buyur etmesiyle tezgahta soluklandı. “Fotoğraf çektireceğim!” Sahibin fotografı çekilecek bir şey göremediğini hissettiren “Sen mi teyze?” sorusunu duymadı. Cebinden bir tomar yıpranmış kağıt, onlar arasından da üç fotograf bulup çıkardı. İki çocuğun kartpostal büyüklüğünde renkli boy resmiyle iki de yarım kibrit kutusu küçüklüğünde çok eski, biri siyah-beyaz, diğeri kahverengi vesikalık.
“Bunları çek bana!”
Sahip, işitmesi de görüşü kadar köreldiği belli teyzeye meramını nasıl anlatacağını pek de kestiremeden bu işin neden olamayacağını sıralamaya koyuldu. Bari çözünürlük lafını etmesen diye geçirdim içimden. Etmedi ama yine de iki dünya arasındaki geniş uçuruma yuvarlandı gitti açıklaması.
“Bunları istiyorum. Bak, şunlar torunlarım, şunlar da.. Güzel çıksın!”
Sahip benim işimi tamamlamak için arkasını döndüğünde ben de onun açıklamasını tamamlamaya çalıştım. Belki dışarıdan birinin teyidi daha anlaşılır, kabul edilir kılardı.
“Ne güzellermiş. Fotografları eskimiş ama, büyütüldü mü bulanık olur, çirkinleşir.”
Onca kırışık arasından bir gülümseme yayıldı yüzüne, onca yaş da silindi gitti.
Sonra, ona dönen karayağız genç sahibe, “Ama bak” dedi, ancak bisiklete binmek kadar unutulabilecek eski, çok eski bir beceriyle. “Her şey hazır, sandıklar yapıldı bile. Fotoğraf iyi olursa belki ben de giderim, belli mi olur?!”
Gözlerini görmedim ama pırıltısı gencecik flört ediveren sesindeydi.
*
Kurudu dediğin dalın bir yerinde patlayan tomurcuk.
Küllendi sandığın ateşin bir yerlerde kalmış kıvılcımla yeniden harlanması.
Beden ile zihin nasıl olursa olsun, boş bildiğin kuyunun diplerinden yüzeye terleyecek bir avuç su her daim mevcut.
Çıkmamış canın sönmemiş odu.
.
“Bunları çek bana!”
Sahip, işitmesi de görüşü kadar köreldiği belli teyzeye meramını nasıl anlatacağını pek de kestiremeden bu işin neden olamayacağını sıralamaya koyuldu. Bari çözünürlük lafını etmesen diye geçirdim içimden. Etmedi ama yine de iki dünya arasındaki geniş uçuruma yuvarlandı gitti açıklaması.
“Bunları istiyorum. Bak, şunlar torunlarım, şunlar da.. Güzel çıksın!”
Sahip benim işimi tamamlamak için arkasını döndüğünde ben de onun açıklamasını tamamlamaya çalıştım. Belki dışarıdan birinin teyidi daha anlaşılır, kabul edilir kılardı.
“Ne güzellermiş. Fotografları eskimiş ama, büyütüldü mü bulanık olur, çirkinleşir.”
Onca kırışık arasından bir gülümseme yayıldı yüzüne, onca yaş da silindi gitti.
Sonra, ona dönen karayağız genç sahibe, “Ama bak” dedi, ancak bisiklete binmek kadar unutulabilecek eski, çok eski bir beceriyle. “Her şey hazır, sandıklar yapıldı bile. Fotoğraf iyi olursa belki ben de giderim, belli mi olur?!”
Gözlerini görmedim ama pırıltısı gencecik flört ediveren sesindeydi.
*
Kurudu dediğin dalın bir yerinde patlayan tomurcuk.
Küllendi sandığın ateşin bir yerlerde kalmış kıvılcımla yeniden harlanması.
Beden ile zihin nasıl olursa olsun, boş bildiğin kuyunun diplerinden yüzeye terleyecek bir avuç su her daim mevcut.
Çıkmamış canın sönmemiş odu.
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)