21 Nisan 2010 Çarşamba

I-IH!

Sen istediğin kadar yayın yap, alıcısı olmazsa boşluktur ilettiğin, sözün de hiç. Şu Zen koanındaki gibi. “Nedir bir elin sesi?”

Ama tek bir alıcın bile varsa, oradasındır. Kendin de olabilir bu, fark eder mi?

Pişerken, piştikten sonra elinden çıkana zevkle, heyecanla bakıyor, tadına varıyorsan, ne mutlu! Hayattaki yerine hakkını vermek işte. Sofrana başka buyuran da varsa katlanıverir hoşluk.

Ya, dediğinden anladığını bildiğin bu izleyici de ilgisini, merakını yitirdiğinde? Yaptığına herkesten önce (belki de sonra, çok sonra, onu bilemem) kendi burnunu kıvırmaya başlamışsan? Elinden gelene duyarsızlaşıyorsan?

Şerbeti kaçırılmış revani gibi mi yazıyorsun ne?

Fazla pembe, fazla tatlı. Anlamsızca romantik.

Öngörülebilir.

Örüntüsü bir kez çözüldükten sonra artık okumaya gerek yok; neye nasıl bakıp ne göreceğin kestirilebilir.

İmge baskınların da.. yorucu! Vazgeç sekmekten, düzgün düzgün yürü biraz.

Bir yanım cılızlaşarak devam ederken diğeri artık onun hayrete uğratılmaktan çok hoşlanan, nüanslarını keyifle ayrımsayan en büyük destekçisi değil.

Yazmak da ateşimi körükleyen bir dans olmaktan çıkıyor.

Kendi gözünden düşmek böyle oluyormuş demek.

Eh, bakalım bozulan bu oyundan ne çıkacak?

19 Nisan 2010 Pazartesi

Si minör - Seda işte - Picasa Web Albümleri

Si minör - Seda işte - Picasa Web Albümleri

HANGİ VOLKAN?



Heidi gibi topuklarımı birbirine vurarak yarımadanın ucuna yürüdüm. Diz boyu otların arasında patikada kalmaya bakarak tepeye çıktım. Gelincik mevsimi. Göze evet, hem nasıl ama kameraya gelmeyen incecik kızıllıklarını bulanık renk vurguları olarak fotograflara serpiştirdim. Kulağımda arıların, iri böceklerin zigzaglar çizen vızıltısı, çekirdek çıtlar gibi öten kuşlar. Sağda solda, her yerde arkadan aldıkları ışıkla kıvılcımlaşan yabani arpa, yulaf. Laciverdine nefti katılmış gibi bir garip derinleşen deniz. Kıştan çıkma ilikleri usul usul çözen tatlı bir sıcak, mis gibi havada yürüdüm de yürüdüm.

Haberi telefonda Meral verdi. “Bulutlar Salı günü geliyormuş.”

“Ne bulutları?”

“Volkan patladı ya!”

“Ne volkanı?”

İnternet yok. Borcunu ödememişler, kesilmiş. On kilometre yarıçaplık alandaki tek bakkalda spor magazin ve bir iki süprüntü dışında bir şey bulunmaması, gazete okumazlığıma kabul edilir bir kılıf sunuyor. Televizyona zaten baktığım yok.

Volkan Silifke’de de patlayabilirmiş. Tapınak uykuma rastlasa onu da duymazmış ruhum.

Peki ne kaçırdım? Dünyayla birlikte endişelenme ortaklığını. Sofraya diğerleriyle beraber oturmayı.

Yanıma kalansa kutsanmış bihaberlik.

YANKI



Kabından taşmış bir müzisyen olsaydım, müziğimin nerelerde yankılandığını hayal etmek hoşuma giderdi.

Dünyanın hangi köşelerine uzandığını. İnsanın hangi hallerine eşlik ettiğini.

Ama yalnız insan kulağında değil, hangi iklimler, coğrafyalarda çınladığını da tatlı tatlı hayal ederdim.

Tanrının unuttuğu bir çöl geçidine götürür müydü gezginin biri mesela?

Bir dağcının matarası yanında müziğim de olur muydu?

Sadece yıldız ışıklı gecelere karışır mıydı?

Hangi denizleri, göl kıyılarını yalar, ırmaklardan akar, yeryüzünün nerelerine, hangi zamanlarına yayılırdı?

Sanat insan için. Elbette, ama müzik doğaya, insan olsun olmasın, en yakını.

Havayla suyun dalgaları gibi.

(Ben yazadurayım, yakınlarda bir yerleri kazan işçilerden birinin bet sesinden Mendilinde Gül Oya yükseliyor. Çerçevesi de kuş sesleri, şöyle bir esinti ve Batı Koyunun kayalıklarda şıpırdayan denizi :)