İnsan
ne kadar güçlüyse o kadar esnek
Ne kadar
zayıfsa o kadar katı
Ne
kadar katıysa o kadar kırılgan
İnsan
ne kadar güçlüyse o kadar esnek
Ne kadar
zayıfsa o kadar katı
Ne
kadar katıysa o kadar kırılgan
Yerdeki köpek pisliğinden müzelik sanat eserine, her şeye sayısız gözle bakılabilir, gözlerin ayarını verdiği sayısız da tepki gösterilebilir. Pek oturaklı ahkam kesenler, biraz yana kaysalar görünecek bambaşka şeylerin onları nasıl da havada bırakacağını fark edip hafif daha mütevazı olurlar mıydı? Kim bilir.
Olimpiyatlar
gibi katman katman anlam, simge, statü yüklü bir faaliyette ben asıl şenliği
bakışlardaki çeşitlilikte buluyorum. Seyrin seyrinde.
*
Voleybol
milli takım kadrosuna son anda giren oyuncu evvelce ekip özbeöz Türk
kızlarından olsa gururunun daha da artacağını söyleyip politik doğrucuları
kızdırırken damardan milliyetçilere tercüman olmuş. Öz’ü hangi katışıksızlığa
kadar indirmeli ki özbeöz sayılsın? Ana tarafından, baba tarafından mı, her iki
taraftan mı? Ne kadar geriye? Peki ya özdeşleşme? Rayları nereye döşenmeli?
Hangi istasyonlardan geçmeli?
Avustralya
basınında Çin’le yarı final maçı ardından özbeöz olmayan oyuncumuzdan “Küba
doğumlu Melisa Vargas attığı 41 sayı ile takımın temel direğiydi” diye söz
edilmiş. Herhangi bir Anglosakson vd yayın organında nesebi gayrı oralı olanlar
(belki en fazla etnik kökenleri dışında) belirtiliyor mu? Topraklarında
(köklerine kibrit suyu dökülerek) kalanlar dışında kim ezelden beri bir yerli
ki?
Bu
ortak “yeri” coğrafyadan kültüre, zihniyete kaydıracaksak ötesini, geçmişini
neden kurcalamalı?
Birbirine
geçerek siyah-beyazcıların herhalde canını sıkan diğer bir bamteli de toplumsal
cinsiyet. Erkek sporlarında “bayan” atletlerimizin başarısı, oğlan beklerken
kızı olmuş babaların buruk sevinciyle mi karşılanıyor? Ya onların karşısında başı dikleşen, gözü
parlayan kadınlar?
Altınlarını
10’ar 10’ar sayan ülkelerle kalabalık kafilesinden bir gümüş, bir bronz madalya
gelen bizim beşinciliklerle yazdığımız tarihlerle kabaran coşku.
Neye,
neresinden, nasıl baktığımız, baktıkça renkten renge giren duygularımız ve
bunlarla ne yaptığımız değil mi olimpiyatların hası? Sordurduğu sorular? Kirli
nehirlere dalan, biz-onlar engellerinden aşan, sırığı ego çubuklarından aşıran..
sporcuların vekaleten kulaçladığı, koştuğu, güreştiği zihinlerimiz?
Kafamı ve ellerimi baştan aşağı işgal eden bir işin ortasında
(yaşlı bir adam için yarım yarım alınacak ilaçları bölerek diğerleriyle
birlikte ilaç kutusuna yerleştirmek; kafası karışırsa diye günlük mü yapmalı, daha
pratik olsun diye 10’ar günlük mü?) yanı başımda sesi beliren bir kadın içini çekerek annen de derslerine
çalışmadığına üzülüyor diyor. Cevap vermiyorum. Verecek bir cevabım yok. Başımı
çevirip tam arkama bakıyorum. Ufak boy yoğun bir yağlı boyadan canlanmış gibi
bir görüntü: Koyu kahve, kalın gövdeli ağaçlar arasında öylece duran genç bir
çocuk. İddiasız ahşap çerçevesini de göreceğim neredeyse ama bu bir yandan da bir
beynin derinliklerinden yansıyan bir görüntü, farkındayım. Suskunluğum ve
hareketsizlik sürerken birden kalın ağaç gövdelerinde bir dalgalanma oluyor; o
ana kadar görünmeyen büyük bir üçgen parça yerden kalkarken birleşen ağaç
gövdelerinin onun sonlandırdığı bir ejder kuyruğu olduğu ortaya çıkıyor, hayretler içinde
kalıyorum.
Bedenim çalar bir saat. Bilemedin 7’yi 5 geçe havada bir yay çizdirdiğim çöpü fırlatıp konteynerlerin ordan kıyıya iniyorum. Karşılaştıklarım aynı. Şıkır şıkır yeniden açılan otelin efkarını memleketten uzun havalarla dağıtan kır saçlı gece bekçisi. Yolu hınca varan bir kararlılıkla adımlayan deri kovboy şapkalı Bodrum yaşlı-genci adam. Henüz açılmamış belediye kafenin masalarında gece vardiyalarını gündüz biraları başında tamamlayan kulüp çalışanları. Uzun kafileler halinde yürüyen İngiliz turistlerle peşlerinde mutlaka sokak köpekleri. (Buradakiler şanslı, herkes koruyup kolluyor, sevmeyenler de sesini çıkaramıyor. Yüz binlercesini bir de yasasıyla bekleyen hunharca kaderden şimdilik uzaklar.) Plajda geceleyen adam şezlongundan örtülerini toplamıyorsa hala horultulu uykusunda.
Denizde de aynı insanlar. Avuçlarını sıka sıka kulaç atan
sarışın pehlivan az ötede. Biraz ilerde yarı beline kadar suya girip iskeleler
boyu yürüyen amcayla karşılaşacağım. Dağarına bir süredir geri geri yürümeyi
ekledi. Nyad adını taktığım beyaz boneli, orta yaşlı hanım tekme tokat suya
girişmiş, halı silkeler gibi sesleriyle yaklaşıyor. Başını önden ve neredeyse
göğsüne kadar sudan çıkararak nefes alıyor. Bu israfa azim azim birkaç tur
yüzebilmek için epey kuvvetli olmalı, bakarken ben yoruluyorum. Sabah denizinin
en etkili yüzücüsü egzotik bir böcek gözü gibi parlak yeşil gözlükleri olan
genç. Kıyıya dik gidip geliyor. Telaşsız, hızlı.
Ben, yonttuğu kamışla verandada oturan, kumunu eleyip
eleğini asmışlardanım. Yonttuğum kamış da bir enstrüman haline getirmeye
baktığım yüzme. Akşamları yüzücü, antrenör videoları seyredip sabah
öğrendiklerimden aklıma/bedenime yatanları deniyorum. Yüzme, düşünüp taşınmayı
da içine alan topyekun bir uğraş oldu. Bugünkü deney konusu, suyu çekerken
bileğini kırmamak, ön kolunu yekpare bir kürek gibi kullanmaktı. İşe yaradı. Ne
sarışın pehlivan ne de Nyad ilk kez tur bindirebildi.
Ben çıkarken sonraki parti göz aşinaları suda. Köyün
yerlisi adamlar kahvehane dedikodularına başlamış, onlardan bir kadın mavi bir
takımla giriyor ve nasıl seviyor denizi. Cankurtaran kurtaracak can olmadığında
görev tanımındaki diğer işin başında, sonu gelmez şişeleri, kutuları, ufacık (nedense)
bidonlardan taşan, torbalarını kargaların deştiği çöpleri topluyor. Koruyucu figürünün
Sisifos olduğu bir iş. Yarın sabah hepsi, hepimiz yeniden başlayacağız.
Rutin kimi için nankör bir ekmek teknesi. Onu rüzgar eden
için de aynı’nın içinde bir yolculuk.
Sabah güneşi omuz başında, git gidebildiğine.