27 Haziran 2010 Pazar

PAS

Bulutlar. Ateş. Su. Ve pas!

Yerçekimi kadar şaşmaz bir etkileri var üzerimde.

Özellikle de ateş ve pasın.

Alice’in tavşan deliğinden yuvarlanışı gibi içlerine çekiliyor, dalıyorum. Aklım emilip gidiyor, geriye sinirsiz-kemiksiz büyülenme kalıyor.

Aslında.. biraz düşününce, aynı aileden bu ikisi.

Ne ki pas?

Dumansız yanış.

Pas - Seda işte - Picasa Web Albümleri

Pas - Seda işte - Picasa Web Albümleri

26 Haziran 2010 Cumartesi

BEN KAÇ KİŞİYİZ?

Kendimiz için birinci tekil şahıs kullanıyorsak öylesi kullanışlı olduğu, dış görünümle de (ne olsa karşısında bir beden görüyor göz) desteklendiğinden..

diyen bir kitap okuyorum (Multiplicity, the new science of personality, Rita Carter).

Çok da derinleşmesine gerek olmayan bir gözlemle herkesin kendisi ve başkalarında fark edeceği bir olgu konu alınıyor: Her birine ayrı bir karakter denecek kadar farklılaşan çok sayıda kişilikten oluştuğumuz.

Bunlar başlı başına birer insan olabildikleri gibi (ana kişilikler), en yakındakilere eklemlenen ikincil roller de olabiliyor (yan kişilikler).

Kendimiz ve başkalarının algısında bize bir tür devamlılık hissi veren baskın karakter(ler), sahneyi genelde dolduranlar. Ama rol kaptırmaları hiç de nadirattan değil. Birdenbire biz dahil kimsenin ne beklediği ne istediği (ama bazen de tam tersi) bir yan kişilik ya da geçmişin gölgesinde uyuyakalmış irikıyım bir şahsiyet direksiyona geçtiği gibi gazımızı kökleyebiliyor.

Kendimizi aslanlar gibi özgüvenli, bağımsız, pervasız hissederek yaptığımız atılımları izleyen “Ben hangi akla uydum da?!.” pişmanlığı, utancıyla yanıp kavrulduğunuz anları hatırlayın.

Bunların başlı başına karakterler yerine aynı kişiliğin değişik yönleri olarak görülmesi fazla açıklayıcı olmadığı gibi yanıltıcı da. Karşımızda fizyolojik temelinden başlayarak farklılaşan “kendilikler” var. “Ateşlendiklerinde” beynin farklı bölgelerinin harekete geçtiği, yeni görüntüleme teknikleri sayesinde açıkça izlenebiliyor. Hafızanın olduğu kadar potansiyel olarak barındırdığımız yetenek ve zayıflıkların da başka başka dilimlerinden nasiplerini alıyorlar. Algıları ve dış dünyaya verdikleri tepkiler taban tabana zıt denebilecek kadar başkalaşabiliyor. İrade ve yönelimleri, tercihleri de. Dolayısıyla kaynakları tek beyin olsa da ondan “beslendikleri” temeller ayrı.

(Carter bunu güzel bir örnekle basitleştirmiş: Ampullerden oluşturulmuş bir Cola İçin billboard'u düşünün, diyor. Devreler öyle ayarlanmış ki elektrik, bir Cola’yı, bir İçin’i öne çıkacak şekilde akıyor. Ayrı kişilikler buradaki Cola ile İçin gibi düşünülebilir.)

İlkten ürkütücü gelebilse de bu çoğulluk aslında doğal halimiz. (Kişilikler birbirlerinden tümden kopup izole olmadıkça. Yoksa eski adı çok kişiliklilik, yenisiyse kimlik çözülmesi rahatsızlığı -dissociative identity disorder- olan patolojik hapı yutmuşuz demek oluyor.) Üstelik, hayatın son derece “parçalı” yaşandığı günümüzde iyi belirlenmiş, vurgulu, bütünlenmiş görünümlü tek bir kişilikte direnmekten çok daha uyum sağlayıcı. Elbette artık tek sporcunun değil, bütün bir ekibin iyi kötü çalıştırıcısı olmayı bilirsek.

Kaldı ki ancak kendimizi bir kişi olarak düşünmeyi bir yana bıraktığımızda çelişkilerimize, iç baltalamalara, kontrolden çıkış ya da zaten giremeyişlerimize, verimsizleşmeye çok daha işe yarar bir ışık altında bakabiliriz.

Sonra?

Kitapta onun da yanıtları, bu kalabalığı olabildiğince uyumlu bir takıma dönüştürmek için yapılabileceklerle verilmiş.

Gerçekte bir beden zarfında tek kişilikten çok daha kalabalık olduğumuz yeni bir bakış değil. Roberto Assagioli, gelin, biz bu işin analizinden değil, tersinden gidelim diyerek psikosentez okulunu daha 1960’larda kurmuş. Odağını da içimizdeki çoğulluğun önce birbirinden haberli, ardından da daha uyumlu bir hale getirilmesine çevirmiş.

Yine de, çoğulluk yaklaşımının günümüz koşullarına yalınlaştırılarak uyarlandığı Multiplicity, üzerinde durulmaya değer.

23 Haziran 2010 Çarşamba

KLAKET

İnsanın uzun bir süre “aynı” ruhsal kılıkla dolaştığı zamanlar değil de ara ya da geçiş dönemleri..

Baş rollerinde eriyik oyun hamuru görünümlü figürlerin olduğu animasyon filmlerini çağrıştıran.

Filmdeki yeşil bebek, soluğu mor köpeklikte almazdan önceki gibi, “ben” dediğinin yabancılaşıp uzaklaşması.

Kendini tanıyamama.

Kah, çözülen bol buzun kalan az alkolü iyice yavanlaştırdığı ılık içki gibi algılama.

“Ben” demenin zevk verdiği halle kıyaslayıp eli böğründe kalma.

Kah, derisini evde bırakıp sokağa öyle çıkmış gibi savunmasız, dağılıp gidici hissetme.

Derken değişime uyanış.

Bırakmak “Nerede benim bildiğim” diye yanıp yakılmayı.

Bakalım neler oluyor, daha da olacak tarafsızlığıyla seyre koyulmak.

Sevgiyi bir oktav alttan, öfkeyi bir buçuk perde ilerden, ataklığı şimdi üç adım önden, an sonra derinlerde bir yerden yaşamak. Bilmediğin su birikintilerinde boğulmak. Geçmediğin tepelerden süzülmek.

Parmakların kadar tanıdık beş duyunun bile artık-pek-o kadar-tanıdık-da-değil hale evrilmesi.

Koşuda bayrağın başka ele geçişi.