Su nasıl da yumuşatıyor. Akışkanlığını çoğaltırken pıhtılaşmış tortularını önüne katıp sürüyor.
Ruhuna stent takılmış gibi oluyorsun.
Dün bir, bugün iki. Hiç bekletmeden.
Su nasıl da yumuşatıyor. Akışkanlığını çoğaltırken pıhtılaşmış tortularını önüne katıp sürüyor.
Ruhuna stent takılmış gibi oluyorsun.
Dün bir, bugün iki. Hiç bekletmeden.
Bir dostum hayretle “Yemekle ne kadar ilgisizsen iyi şeyler yemekten o kadar mutlu oluyorsun” demişti.
Bana hiç çelişki hissi vermeyen akışkan bir geçiş.
Yaşayıp süzüldükçe başka başka şeylerde de ortaya
çıkıyor.
İyi şeylerden derinlemesine bir haz duysam da ne peşlerinden
koşuyor ne yokluklarından yeriniyor, eksiklik görüyorum. Varlıkları arada bir
vuran piyango.
Yemek, sosyal aktivite, giyim kuşam. Hatta artık
arkadaşlıklar.
Varken var, yoksa da yok.
Arabamı kaybettim. Daha önce hiç bilmediğim, ulaşıp ulaşmadığımın da havada kaldığı bir hedeften dönüşte nereye park ettiğime hiç dikkat etmediğimi içim kasılarak fark ettim. Şurada yükselen kat otoparkına mı (şöyle bir bakış attığım meşum ağzı, burayı istesem de unutamayacağımı göstermeye yetti)? Dar sokaklara adım başı açılan ufak (ama içine girdikçe dallana budaklana labirentleşen) hemzemin olanlara mı? Bir Viyana türedisi olan bu yerde her şey Petri kabında bakteri gibi çoğalıyor, birleşe ayrıla karmaşıklaşıyor. Daha önce arabayla girdiğim hedefe geri dönmeye çalışıyorum. Pencerelerden içeri sıcak şafak ışığı yayılırken arabayla insanların yatak odalarından, nasıl olabildiyse balkonlarından geçmişim. Ses çıkarmamaya çalışarak. Mahcup. Uyandırdıklarımsa bu mahremiyet ihlaline ne de alışık, anlayışlı. Olgun. Büyücek Avrupa apartmanları bunlar. Yumuşak renkli. Mütevazı ama çirkin olmayan. Hepsinin ardından yeni sürülmüş, kare biçimli, bit kadar yeşilli bir tarlaya çıkmış. Hedef hangisi? Artan insan kalabalığında deli danalar gibi arabamı ararken ben dolandıkça içlere doğru genişleyerek çeşitlenen ne mekanlar karşıma çıkıyor! Yerden tavanlara bel vermiş kitap rafları. Tıka basa ucuz baskılar, nadir ciltler. Önlerinde çaydanlık vb nesneler. Girip çıkan kalabalık. Tanıdık insanlar, rüya insanları. Kimler kimler! Yolum büyük bir meydana çıkıyor. Bir köşedeki lacivert tabelasında adı yazılı: Weimar. Karşıda, arabayla daldığım apartmanlardan bitişik düzen bir sıra. Zemin taş döşeli. Yok, yok! Geri dönüşle her yer/herhangi bir yer olabilecek çamurlu topraklardayım; bir yanlarında yeraltı geçitlerine açılan düzgün beton duvarlı inişler.
Artık soluk soluğayım!
Sonra birden içinden çıkılmazlığa tepeden müdahale eden
şuur hissedildi; rüyada olduğumun bilinci:
Bırak! (Uyandığında) hiçbiri kalmayacak.
Debelenme.
Rahatladım.
Kahvaltımı hazırlarken güzel rüyaymış! dedim. Yani
içeriği yorucu ama esası pek özlü. Ha rüya ha hayat.. kargaşadan birden her ne
ise o şuura dönmek panayıra son veriyor. (Sonra çağrıştı: https://aksi-seda.blogspot.com/2024/02/pim.html)
*
Dün akşam Wim Wenders’in Perfect Days filmini
seyretmiştim.