Eskiler, kendilerini ne kadar yonttuklarını günden güne görünür kılmak, aldıkları yolu ölçmek için günlük tutarlarmış. Gelişim öyle dosdoğru ilerleyen şey değil. İleri sıçraması, geri tepmesi, yerinde sayması var.
Değişim kendi haline bırakıldığında gücü onunkinden çok daha fazla olan geçmişin çekimine kapılıp gidiyor.
Geçmişin ataleti karşısında bütün gücü onu ateşleyen heyecan. Ama heyecan, heves, coşku vb güçlü duygular çıradan ibaret değil mi? Güç tutuşan odunlarla beslenmezse parlayıp sönmesi bir olacak geçicilikler.
Ateşi zamana yaymak, kendi momentumunu kazanmasına destek olmak gerek ki geçmişin çekimi karşısında bir şansı olsun. İnsan da dolap beygiri gibi durmaksızın çevirdiği eski alışkanlıkların çemberine gerisin geri yuvarlanmasın.
*
Yazmanın gördüğü bir başka iş, insanın kanıksadığı iç konuşmayı monolog olmaktan çıkarmak. İçte süren o şeye “konuşma” demek pek doğru değil. Daha çok dişleri dökülmüş ihtiyar bir ağızdan gevelenen eski teraneler. Yerleşik inançlar, pekişmiş kanılar. Artık farkına bile varılmadan vızıldamaya, cızırdamaya, homurdanmaya, tıslamaya devam ederek otomatik düşüncenin, tepkilerin fonu olmuş bulamaç bir kıvam.
Aşina olması insanı yanılgıya sürükleyen şey: “Ben bunları zaten biliyorum!”
Hayır, bilmiyorsun. Yeni olmamasını bilmeyle karıştırıyorsun. Onlar da böylece bakmaya değer bulmadığın için eskinin ataletini güçlendirerek sürdürüyor.
Sürdürür tabii, eşyanın tabiatı bu. Sen kalkıp meydan okumadıkça, sorgulamadıkça, acımasız bir budamaya, ayıklamaya kolları sıvamadıkça iç karartıcı bu macun kıvamlandıkça kıvamlanır, masallardaki dev anası gibi kendi çocuklarını, değişim filizlerini yer bitirir.
Ve hiçbir şey monologla sorgulanamaz.
Yazmanın getirdiği işte bu ikinci ses. Kendine muhatap olmak. Perseus’un Medusa’ya ettiğini yapıp iç monologa ayna tutmak.
*
Yazacak ne var ki sorusunun cevabını insan yazarken alıyor. Dile gelmek için ses verilmeyi bekleyen ne çok şey ne beklenmedik anlarda, bağlamlarda aralardan sıyrılıp gün yüzüne çıkıyor. Sönmeye yüz tutmuşken karıştırılan ateşten sıçrayan kıvılcımlar bunlar.
Gücün o zaman tazeleniyor. Kof bir gövdede tomurcuklar görmüş gibi oluyorsun.
Ama en tatlısı, çokça talihin karşına çıkaracağı hoş karşılaşmaların, dış şeylerin insafına bıraktığın sıkışıp kalmış değişimi kaleminle birlikte eline aldığın duygusu.
.
16 Nisan 2012 Pazartesi
12 Nisan 2012 Perşembe
ÖNCE SEN SOYUN DOKTOR BEY
Kulağımdan düşmeyen fıkradır.
Kadın, kuş uçmaz kervan geçmez diyarından ilk kez doktora götürülür.
“Soyun kızım” der doktor.
Kadın boynunu büker, mahcup, “Önce sen soyun doktor bey” diye karşılık verir.
*
Değişimin ne zaman, ne kadar, nasıl mümkün olduğunu çok düşündüren bir çeviri yapıyorum (Hayat İçin Felsefe/Jules Evans).
Bolca usdışılık, üzerine ince bir tabaka uygarlık cilası ile akıldan oluşma varlıklarımız, büyük bir kısmı kalburun altından gelen dürtülerle düşe kalka ilerlerken şöyle bilincin ışığına dayalı, onatça bir değişim mümkün müdür?
Kağıt üstünde evet.
Sorgulanmadan kabullenilmiş, kökeni bize bile ait olmayan yargıların, doğrular ve “değerlerin” otomatik vitesinden çıkıp yeni düşünce-algı-hissediş alışkanlıkları edinecek kapasitemiz var.
Da..
Psikolog Daniel Kahneman’ın ayırımı ışık tutucu. Zihnimizin iki farklı süreçte işlediğini söylüyor. Biri bilinçli düşünceye dayalı yavaş sistem. Diğeri sezgisel-duygusal hızlı sistem. Bu sonuncusu otomatik olduğu, dolayısıyla çok daha az enerji, çaba gerektirdiğinden çoğu işimizi onunla görüyoruz. Kolay. Ve ödül/tehdit büyük olmadıkça doğal akış her zaman kolaydan yana.
Değişimin önündeki en büyük engel de, hele sözüm ona “hız” çağımızda teraziyi kolaycılıktan yana yatıran bu doğal eğilim.
Bir yandan “oldukça” akılcı olduğumuz yanılsamasını sürdürerek otomatik hızlı sisteme alabildiğine yükleniyoruz. (Akılla aldığımızı sandığımız nice kararın gerçekte akıldışından geldiğini ortaya çıkaran çarpıcı pek çok deney var.)
Değişim yine de mümkün olabilir diyen yazarın “ihtiyatlı iyimserliğine” katılıyorum.
Ne zaman?
Mesela bıçak kemiğe dayandığında. Alışageldiğimiz gibi davranmak çok ağır bedeller ödetmeye başladığında. Bir kriz döneminde, “deniz bittiğinde.” Ya da sopanın ucundan karşı konulamayacak bir havuç sarkıyorsa..
Ama bazen de usulca. Küçük küçük birçok değişiklik merceğimizi yana kaydırıverdiğinde. Özdeşleştiğimiz, kemikleştirdiğimiz, kimliğimiz bellediğimiz “kurgumuzdan” kendiliğinden sıyrıldığımız o çıplaklık, kendini tanıyamama dönemlerinde.
En sancısız (tersine, şaşırtıcı bir tatlılıkta) gelen değişim fırsatı da bu.
İnsanın kendini yargılamadan, baskılamadan, utanıp sıkılmadan günahı sevabıyla anadan üryan gördüğü zamanlar.
Değişimin en büyük (ve doğal) yardımcısı, ebesi, yargılamadan, kesip biçmeden, sessizce ama sonuna kadar açılmış bir gözle kendine bakmak.
Peşin hükümler, tanrı kelamı gibi dört elle sarılınan doğrular-gerekler olmadan. Bunların yol açtığı savunma refleksi uyandırılmadan. (Savunma feci bir şey. Yabancılaştırıcı. Kendini doğrulamaya çalışırken giriştiği “Ben haklıyım, çünkü..” kalkanıyla beton gibi katılaştırıcı. Değişimin en büyük düşmanlarından biri de o.)
*
Doktorla birlikte soyunup bunu yapıyorum.
Ama-çünkü-aslında-zaten.. demeden hareketlerime boy aynasında çırılçıplak bakıyorum.
Otomatik akış kesintiye uğruyor. Kavşakta yeni bir yol açılıyor.
Yürüyene yürüdüğü kadar.
.
Kadın, kuş uçmaz kervan geçmez diyarından ilk kez doktora götürülür.
“Soyun kızım” der doktor.
Kadın boynunu büker, mahcup, “Önce sen soyun doktor bey” diye karşılık verir.
*
Değişimin ne zaman, ne kadar, nasıl mümkün olduğunu çok düşündüren bir çeviri yapıyorum (Hayat İçin Felsefe/Jules Evans).
Bolca usdışılık, üzerine ince bir tabaka uygarlık cilası ile akıldan oluşma varlıklarımız, büyük bir kısmı kalburun altından gelen dürtülerle düşe kalka ilerlerken şöyle bilincin ışığına dayalı, onatça bir değişim mümkün müdür?
Kağıt üstünde evet.
Sorgulanmadan kabullenilmiş, kökeni bize bile ait olmayan yargıların, doğrular ve “değerlerin” otomatik vitesinden çıkıp yeni düşünce-algı-hissediş alışkanlıkları edinecek kapasitemiz var.
Da..
Psikolog Daniel Kahneman’ın ayırımı ışık tutucu. Zihnimizin iki farklı süreçte işlediğini söylüyor. Biri bilinçli düşünceye dayalı yavaş sistem. Diğeri sezgisel-duygusal hızlı sistem. Bu sonuncusu otomatik olduğu, dolayısıyla çok daha az enerji, çaba gerektirdiğinden çoğu işimizi onunla görüyoruz. Kolay. Ve ödül/tehdit büyük olmadıkça doğal akış her zaman kolaydan yana.
Değişimin önündeki en büyük engel de, hele sözüm ona “hız” çağımızda teraziyi kolaycılıktan yana yatıran bu doğal eğilim.
Bir yandan “oldukça” akılcı olduğumuz yanılsamasını sürdürerek otomatik hızlı sisteme alabildiğine yükleniyoruz. (Akılla aldığımızı sandığımız nice kararın gerçekte akıldışından geldiğini ortaya çıkaran çarpıcı pek çok deney var.)
Değişim yine de mümkün olabilir diyen yazarın “ihtiyatlı iyimserliğine” katılıyorum.
Ne zaman?
Mesela bıçak kemiğe dayandığında. Alışageldiğimiz gibi davranmak çok ağır bedeller ödetmeye başladığında. Bir kriz döneminde, “deniz bittiğinde.” Ya da sopanın ucundan karşı konulamayacak bir havuç sarkıyorsa..
Ama bazen de usulca. Küçük küçük birçok değişiklik merceğimizi yana kaydırıverdiğinde. Özdeşleştiğimiz, kemikleştirdiğimiz, kimliğimiz bellediğimiz “kurgumuzdan” kendiliğinden sıyrıldığımız o çıplaklık, kendini tanıyamama dönemlerinde.
En sancısız (tersine, şaşırtıcı bir tatlılıkta) gelen değişim fırsatı da bu.
İnsanın kendini yargılamadan, baskılamadan, utanıp sıkılmadan günahı sevabıyla anadan üryan gördüğü zamanlar.
Değişimin en büyük (ve doğal) yardımcısı, ebesi, yargılamadan, kesip biçmeden, sessizce ama sonuna kadar açılmış bir gözle kendine bakmak.
Peşin hükümler, tanrı kelamı gibi dört elle sarılınan doğrular-gerekler olmadan. Bunların yol açtığı savunma refleksi uyandırılmadan. (Savunma feci bir şey. Yabancılaştırıcı. Kendini doğrulamaya çalışırken giriştiği “Ben haklıyım, çünkü..” kalkanıyla beton gibi katılaştırıcı. Değişimin en büyük düşmanlarından biri de o.)
*
Doktorla birlikte soyunup bunu yapıyorum.
Ama-çünkü-aslında-zaten.. demeden hareketlerime boy aynasında çırılçıplak bakıyorum.
Otomatik akış kesintiye uğruyor. Kavşakta yeni bir yol açılıyor.
Yürüyene yürüdüğü kadar.
.
10 Nisan 2012 Salı
BABAMDAN
"Epiküryen yaşam, hayatı haz ve mutluluk içinde yaşamaktır.
Amma… Epikür uyarır: Sonunda elem getirecek mutluluk ve hazdan kaçınılması gerektiği kadar, sonunda haz ve mutluluk getirecek elemlerden de kaçınılmaması gerekir.
Diyojen ise haz ve mutluluk uğruna insanların yaptıkları çılgınlık ve budalalıklara gösterdiği tepkiyi bir fıçı içinde yaşamakla sergilemiş.
Epikür’le Diyojen’i birleştiren mutluluk, iç özgürlük.
Ne dersin?
'Ya sen?' dersen, Ne Epikür ne Diyojen: MUTLAK HÜRRİYET."
.
Amma… Epikür uyarır: Sonunda elem getirecek mutluluk ve hazdan kaçınılması gerektiği kadar, sonunda haz ve mutluluk getirecek elemlerden de kaçınılmaması gerekir.
Diyojen ise haz ve mutluluk uğruna insanların yaptıkları çılgınlık ve budalalıklara gösterdiği tepkiyi bir fıçı içinde yaşamakla sergilemiş.
Epikür’le Diyojen’i birleştiren mutluluk, iç özgürlük.
Ne dersin?
'Ya sen?' dersen, Ne Epikür ne Diyojen: MUTLAK HÜRRİYET."
.
2 Nisan 2012 Pazartesi
BEYİN NAKLİ
Bir arkadaşımın, beyni bozulanı onarılana dek verdikleri daha gelişmiş beyinli kiralık şirket arabasıyla yaşadıklarını kahkahalarla okudum.
Kuşatıldığımız tüm o pek beyinli şeyler.. Akılları bizimkileri çoktan aşmaya başlamış nesneler. Sahip olmak için gösterilen yollardan edinilmiş paraları basmanın yeterli olduğu başkalarının ürünleri. Kendimizinki yerine geçenler. Hayatımızı soyut düşüncenin bir ucu ruhsallığa giden kendi içindeki bütünlüğü yerine ellerimizin, ayaklarımızın altındaki somut aletlerin kaprisli bir hızla çeşitlenen elektronik, dijital işleyişi (çokça da işlemeyişi) ile dolduruşumuz.
Birbirimizin burnuna gururla dayayarak, yüklenmiş en yeni app.’leriyle hava attığımız akıllı telefonlar, türlü türlü alet edevat, arabalar..
İnsanın yapabileceği gibi nakış misali işlemeyi, özümseyip kendi harmanını çıkarmayı henüz beceremediğinden “bilgiyi” saymadaki yeni yeni becerileriyle yetinip beceren bizmişiz gibi böbürlendiğimiz bilgisayarlar.
Akıllanmaları sanki bizim akılsızlaşmamıza koşut giden nesnelerin yükselişi.
Kendi kanımız, canımızdan gelme çocuklarla yaşadığımıza yakın bir benimsemeyle bağırlarımıza basışımız: Onlar kadar akıllı olamayışımızın belli belirsiz mahcubiyetine karışan ama yine de sahip olmanın gururu.
Beyinlerimizin, parmaklarımız-kulaklarımız-gözlerimizin bu cansız uzantılarına akışı.
.
Kuşatıldığımız tüm o pek beyinli şeyler.. Akılları bizimkileri çoktan aşmaya başlamış nesneler. Sahip olmak için gösterilen yollardan edinilmiş paraları basmanın yeterli olduğu başkalarının ürünleri. Kendimizinki yerine geçenler. Hayatımızı soyut düşüncenin bir ucu ruhsallığa giden kendi içindeki bütünlüğü yerine ellerimizin, ayaklarımızın altındaki somut aletlerin kaprisli bir hızla çeşitlenen elektronik, dijital işleyişi (çokça da işlemeyişi) ile dolduruşumuz.
Birbirimizin burnuna gururla dayayarak, yüklenmiş en yeni app.’leriyle hava attığımız akıllı telefonlar, türlü türlü alet edevat, arabalar..
İnsanın yapabileceği gibi nakış misali işlemeyi, özümseyip kendi harmanını çıkarmayı henüz beceremediğinden “bilgiyi” saymadaki yeni yeni becerileriyle yetinip beceren bizmişiz gibi böbürlendiğimiz bilgisayarlar.
Akıllanmaları sanki bizim akılsızlaşmamıza koşut giden nesnelerin yükselişi.
Kendi kanımız, canımızdan gelme çocuklarla yaşadığımıza yakın bir benimsemeyle bağırlarımıza basışımız: Onlar kadar akıllı olamayışımızın belli belirsiz mahcubiyetine karışan ama yine de sahip olmanın gururu.
Beyinlerimizin, parmaklarımız-kulaklarımız-gözlerimizin bu cansız uzantılarına akışı.
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
