23 Mayıs 2010 Pazar

ÇIKIN




İzlenimleri yama işli örtüyü andıran rengarenk tatilden bir şeyler yazayım dedim. Yanıma aldığım yıllardır kullanılmamış defteri açtım. Düştüm içine. Tatile mi yamalı bohça dersin, buyur buradan yak.

*

Dedemin ana tarafı Avşar, baba tarafı da Anadolu’ya güneyden giren Türkmenlermiş.

*

“Aynaya karşı konuşma, buğulanır.” Mevlana

*

Ateş olan yerden duman çıkmayabilir. (Elmas yanarken duman çıkarmazmış.)

*

Babam: “Sen kendi kanatlarınla uçmadığın sürece anasının kanatları peşinde dolanan civcivler gibi olursun.”

*

Keith Jarrett/The melody at night with you

*

“Ruhun müziğinde ‘Haydi bastır, göster kendini’ temposu vardır. Kibir değil, coşku.” (Philip E. Humbert. Psikiyatristmiş.)

*

Öğretmeyi bir yaşam tavrı, refleks haline getirdiğinde öğrenme donup kalıyor.

*

“Bir yol için nereye sorusuna gerek yoktur; nereden sorusu yeterlidir.” Ernst Barlach

*

Gerçek olamayacak kadar gerçek.

*

“Acele etme ki yetişebilesin.”

Peki!

15 Mayıs 2010 Cumartesi

PEKİ YA..?

“Bunu yaşamam gerekiyormuş.”

Ne sık işitilir oldu çarşafa sarmış tecrübelerin ardından bu düstur.

Koşullar ters düştüğünden, ahmaklığımdan (ya da hadi, aklım daha iyisine yetmediğinden) demek yerine kaybı-gecikmeyi pamuklar içine yatırarak telafi etmek. Dayandığı varsayım:

Öğrenmemiz, kemale ermemiz için tam da bize göre tasarlanmış bir derslik/hayatta olduğumuz. Başımıza ne gelirse bir amaçlılıktan geldiği, boşa olmadığı. Önden ve hep bizim hayrımıza tasarlanmış bir dünyada rasgele olmayan ömürler sürdüğümüz.

Ne hoş. Yumuşacık. Tatlı kokulu bir merhem.

Peki ya bizi bu kadar gözetip seven, sadece iyiliğimizi isteyen bir tasarım filan yoksa ortada?

Şu bizim “derslik,” öyle ya da böyle idare edebildiğimiz koşulların karmaşa-düzen arasında gidip gelen dalgalanmalarından ibaretse?

Verili anlam diye bir şey yoksa; “anlam” dediğimiz sadece insana, onun kaos ve kaygıyla baş etme ihtiyacına özgü bir şeyse? Ve bizim bir zahmet onu kendi ellerimizle dokumamız gerekiyorsa?

Bizim için-bize göre tasarlanmış bir evren/hayat tasavvuruyla yaptığımız da bundan öte bir şey değilse?

ÖZETLE

İnsanlara neden kızarsın?

Öyle gerektiğini düşündüğün, buna inandığın gibi davranmadıkları, olmadıkları için.

Kızgınlığınla sonuçlanan halleri binbir biçime bürünebilir. Arkana akıl-mantığı, vicdanı, gelenek-göreneği, hak-hukuku da alıp kaya gibi sağlam gerekçelerle aslanlar gibi savunabilir, savunursun da esirgediğin onayını: Yerine göre diğerkamlıktan, umumun ya da onların kendi iyiliğinden, daha geniş perspektiflerden, vizyon vs.’den dem vurarak kızıl bir elma gibi parlatabilirsin.

Bunca şişip kabaran, çeşitlenen şey tek bir kapağın altına sığar oysa:

İnsanlara sana istediğini vermedikleri için kızar (incinir, düş kırıklığına uğrar)sın.

Bunu böylece bilmek yerine git dediğin yere gitmeyen eşeğe inatçı demek nasıl da yürek soğutucu, şiş indiricidir, değil mi? Hele bir de başkalarınca da paylaşılıyor, hak/haklı gördüğün şey onay alıyorsa.

Bağışla eşek. İnatçı olan bendim!

9 Mayıs 2010 Pazar

ARAMAK, BULMAK

Aramak (bir cevabı, çözümü, oluş biçimini) zihni sınırlıyor.

İki ucu keskin bıçak. Tek bir şeye yoğunlaşmak hedef alınana ulaşma olasılığını artırıyor. Ama bunun dışında kalana körleşme ihtimalini de.

Odak, aramaktan bulmaya kaydırıldığındaysa hasadı yapılan artık sadece tohumunu kendi ektiğin değil; topraktan biten her şey.

Zihnin huzmesi lazer olmaktan o vakit çıkıyor, genişliyor.

Oltayla avlanmak yerine ağ atıp denize öyle açılmak.

Picasso, işleyişi iki fırça darbesiyle anlatmış: “Ben aramam. Bulurum.”