Birbirlerine alıştılar. Sıkan pabuç ve ayak. Gide gele,
vura büzüle. Biri biraz genişledi, öbürü nasır tuttu. İte dürte oldurulan bir
ilişkideki gibi.
Birbirlerine alıştılar. Sıkan pabuç ve ayak. Gide gele,
vura büzüle. Biri biraz genişledi, öbürü nasır tuttu. İte dürte oldurulan bir
ilişkideki gibi.
Ben dönene kadar mayama bakar mısın, dedi.
Nasıl
oluyor ki o iş? Geceleri masal filan mı okunacak?
Besleniyormuş. Maya ve onunkinden büyük kavanozunda unu geldiler.
Kapağını
açıp ekşi ekşi kokan bu pütürlü yaşam formuna tepeden baktık.
“2-3
günde bir iki kaşık un ve oda sıcaklığında su vereceksin. Hepsi o.”
Ama ben
hepsi o deyip geçemiyorum. Adı üstünde, maya bu. Bin bir suretli oluşumun
anası.
Herhalde
doğurganlığı (ve ilk elden tanık olacağım iştahı) bir benim imgelemimi harekete
geçirmiyor ki ad vereni de çokmuş.
Ben adı
geçip karakterini hissettirmeyi ona bıraktım. İştahıyla da öyle karşılaştım.
İlk porsiyon unu verdiğimde karıştırmak için kaşığı değdirmiş değdirmemiştim ki
pütürlü kütle sinemanın özel efektlerini yaya bırakan bir ifade biçimiyle
hareketlendi. Dişsiz, dilsiz ve kör, alışılmış araçlarından soyunmuş yutucu bir
iştahla unun üzerine kapandı. Uzay Yolu’nun bilmem kaçıncı bölümünde de
olabilirdik. Ağzım açık seyrettim. İkinci porsiyon unda parmaklarımı kaşığın
sapından yukarı büzdüğümü fark edip güldüm. Bu ekşi karakter, hayalimde
dudaksız ağzını kafamın tepesine doğru açmıştı.
Maya
ile şimdilik gül gibi geçiniyoruz. Ekşi kokusu içimi tatlandırıyor.
*
Suriye’yi izlediğim Batılı kanallar haberler
yerini yorumlara bıraktıkça kabaran riya ile içimi bulandırmaya başladı.
"İnsan mezbahası" hapishane, CNN’den Clarissa
Ward’un karanlık bir bakışla ağzının suyu akarak gösterdiği Esad’ın lüks araba
garajı. İşte şöyle zalimdi, böyle yoz, yolsuzdu.
En son, terk ettikleri Biden’ı “yorumlamalarında” gördüğüm pornografik akbaba iştahı.
Kanallardan birinde İngiliz vatandaşı Esma Esad’ın
İngiltere’ye dönecek olsa güvenlik sorunu oluşturup oluşturmayacağı bir İngiliz
büyükelçisine soruluyordu.
Döneceğini sanmam, dedi ekselans. “Beni asıl
şaşırtan, İngiliz eğitimi almış birinin bu zulümlere en azından tanık olması. Bilmiyor
olamazdı. Hatta kendisine Alman büyükelçisiyle birlikte şahsi bir mektup
yazarak kötülüğü engellemek için elinden geleni yapmasını rica etmiştik -bir
cevap gelmedi tabii.”
Kör nokta ise bu, birkaç futbol sahası
büyüklüğünde bir kör nokta!
İğrenerek anlattıklarınıza şaşırdınız mı? Ne
kadar lanetlerseniz o kadar ayrışacağınız yanılsamasında nasıl da iğretisiniz.
Yarım asır. Onca iş gördükten sonra kaldırılıp
atılırken mi uyandı zorbanın zorbalığı karşısında vicdanınız?
Kabaran ekşi bir mayanın zehirli ekmeği.
Buyurun, hep birlikte yumulalım.
Çok zaman önce Çatalca’daki büyük doğa parkında gezintimin sonunda bir uçta geniş kafesi içinde tek başına bir yaban domuzunun önünde durdum. İri cüsseli, güzel bir hayvan. Başka ziyaretçisi de yoktu. Evcil-yabani, domuza hiçbir zaman öğretildiği gibi bakmadım, hiçbir önyargım da olmadı. Tersine, dolaysız bir sempati duydum. İçim ısınmış, kafese yaklaştım. Fişin prize takılması gibi bir temastı. Hareketlenen hayvan tellere geldi. Başını uzakta tutarak yanlamasına yapıştı ve türüne özgü burun sesiyle yalvarırcasına dokunmamı istedi. Baklava dilimi açıklıkta sığdırabildiğim kadar parmakla uzandım, koyu kırçıl tüylerini -fırça gibi sert- okşadım. Tellere daha da yüklenerek devam etmemi istedi. Ettim.
*
Köylüğü
şaşmış köyümün bana cennet mevsimi. Tenha, içine dönmüş. İnsan safsatasından
sıyrılmış doğa, derinliklerini sunuyor. Bana cennet olan başkasına, çoğuna
cehennem. Sessizliği anlatırken, gıcırdayan bir levhanın işitilirliğinden içim
ışıyarak söz ettiğim bir yakınımın etine paslı çivi batırmışım gibi yüzünü buruşturması
bir kez daha hatırlattı. Siz siz olun, ben de ben. Benzerlik bulmak için
eşinmemize gerek yok.
Yağmur
sesi, rüzgar ve onun değişimleriyle dalgalanan renkler, sıcaklık. Zihin
yalnızlıkla, sessizlikle barışık, besinini bunlardan alıyorsa kendini deve
etmiyor. Sakin, suskun. Görüş keskinleşirken algılar derinleşiyor.
Doygunum,
hoşnut.
*
Geçen
akşam çöpü çıkardığımda yağmur yeni dinmiş, güneş batıyordu. Bir boy yürüyüp dönerken
sahili evin yoluna bağlayan kısacık sokağın köşesinde kocaman bir domuzla burun
buruna geldim. Tek başınaydı. Korkmadım da ne yapacağımı bilemeyerek apıştım.
Hayvanlarla konuşurum, kelimelerle değil, sesimle. Anlaşırız. Ama akşamın
karanlığında karşılaştığın bir yaban domuzuyla iletişimin adabı nedir ki?
Ben
kafamı kaşıyana kadar arkasını dönmüş, yola doğru uzaklaşmıştı.
Geriye
hiç soğumayan sempatisi ve domuza geçit veren tanrısal tenhalığa şükran kaldı.
Köprüden körfezi geçer geçmez İstanbul trafiğine düştüm. Amazon’un bir kolu gibi, akıyordu ama ne çok, ne çok araç. Şehir şoförlüğüme bir şey olmamış. Yine de, onu seyreden yanımın ağzı açık, bu ağırlı hafifli gür araç debisiyle birlikte içlere dalıp eve geldim. Ayıklayıp yeni sakinine yer açacağım küçük eve.
Sınırlı zamanın yükselttiği manik bir enerjiyle kolları
sıvadım. TV, internet vs dikkat çelicilerin yokluğunda birkaç gün boyunca
sonunda frenime basana kadar saatler süren bir odaklanmayla kendimi elimdekine,
önümdekine verdim.
Ele, ayır, ver, at, bırak.
Sırf nesneler değil, hayatım da arka planda bu “artık
şimdi-burada” kalburunda güncelleniyordu. Bazı şeyleri (çoğunu) rahatça
salarken bazısına nasıl tutunduğumu gördüm.
Değer nedir, değersiz nedir? Önem nereden gelir?
Ne saklanmalı, korunmalı, ne bırakılmalı?
Tutunduklarım harcımda ne kadar yer tutuyor?
Beni ben yaptı dediğim geçmişi, tıpkı dijitalleştirdiğim
fotoğraflar vs gibi daha elle tutulmaz-yer kaplamaz biçimlerde (dokunulduğunda
yeniden canlandıkları yüreğimde, zihnimin labirentlerinde) ”tutmak” ile
yetinebiliyor muyum? Fiziksel varlıklarına, görüp göstermeye ne kadar ihtiyacım
var? Gözden ırak, gönülden ırak ama ne olur ne olmaz, dolaplarımda mevcut
olmalarına?
*
Aidiyetim burada olmadığım yıllarda iyice gevşemiş, küçük
evden de ayrılışımla artık adı da değişiyordu.
Yeni bir fasıl.
Bu geçiş hali, şehrin hissini alabildiğine değiştirdi.
Elde bir olmaktan çıkan İstanbul’un algısı aydınlığı karanlığıyla berraklaştı,
kontrastlar keskinleşti. Şehrin ezici gelen büyüklüğü, kalabalığı, sıkışıklığı,
cıvıl cıvıl, nefes alıp aldıran heyecan verici anlar ile iç içe geçti. Canlı renkler
ile bungun, yeknesak renkler.
*
İstanbul’un pompaladığı sigorta attıran enerjiyle evimi
ve kendimi kalburdan geçirmekle kalmadım, aynı soruları ona da sorarak şehre
dalıp çıktım.
Deniz-kara-yeraltı toplu ulaşım ağı ben bırakalı alıp
başını gitmiş. Nerelerin nerelere çabuk yoldan bağlandığına hayret ettim. Belediyenin ince işleri. Dönüştürülen silolar,
gazhaneler. Yeniden kazanılan Feshane, Bulgur Han gibi yapılar. Zengin ve
zevkli kütüphaneler. Makul fiyat, nefis manzaralı lokanta, kahveler. Upuzun
yürüyüş yolları. Güzel işler.
*
Arnavutköy köylükten çıkmış, paragöz lokanta, bitişik düzen ufak tefek kafe, yeri dar, ayaküstü lokanta ile dolmuş. Dükkanında kalabilmiş plastikçi-züccaciyeciye ayakkabı tamircisini sordum. Kapanıp gitmiş. Mahallenin uykulu, kendi halinde, kendini unutarak dalıp çıktığın havası gibi. Züccaciyeci o vaktin uzayan son demi.
Sonlarında yetiştiğim (Çağlayan sağ olsun) Salgado-Genesis sergisi olağanüstü
yoğunluğuyla ciğerlerimi açtı. Anlatım, teknik, detaylar, fiziksel ve artistik
boyut, kat kat, dalga dalga hissime, düşünceme yayıldı.
Ardından, yolun karşı tarafında, İstanbul Modern’de
önceden mimlediğim Olafur Eliasson’un Senin Beklenmedik Karşılaşman ile Chiharu
Shiosta, Dünyalar Arasında sergileri. Şehrin tesellisi, sanat. Sanat şehirde
bir hayatta kalma stratejisi. Kent yaşamının merhemi. İstiridyenin inci yapımı.
İstanbul Modern’in yeni binasından rıhtıma çıktık.
Önümüzde sur gibi dikilen dev yolcu gemisi henüz demir almış, yerini deniz ile
karşı kıyıya bırakmıştı. Poyrazın hareketlendirdiği bulutlar ışığı kısıp açarak
maviyi koyultuyor, Boğaz’ın dalgalı lacivertini yeşile çalıyor, ciğerlerimize
oksijen pompalıyordu. Hepsinin üzerine ikonik İstanbul sesleri, vapurlar, martılar.
(İstanbul’da poyraz, diriltici bir yabancılaşmanın rüzgarı. Derinleştirdiği
renklerle ışığı, temizlediği nefes bana hep doldur ciğerlerini, diyor. Kop
kalabalıktan. Ayrıl, ayrış.)
*
Bambaşkasın İstanbul. Çok güzel, arada bir. Ezici,
boğucu. Kamçılayıcı. Çoğaltıcı ve tüketici.
*
Aydınlık ile karanlık, İstanbul’da kumarbazın durmadan
kardığı kartlar gibi yer değiştiriyor, geçişip ayrışıyor, sürekli farklılaşan
bir sıralama izliyor. İnsan elinden ya da doğal, benzersiz bir anın bir öncesi,
bir sonrası kokuşmuşluk, yozlaşma, yoksulluk, vandalca bir kıyım. Çirkinin
diğer yarısı güzel. Sonra aniden tersi.
*
Kuzeye, Karadeniz’e doğru gitmedikçe bina, insan ve araç
trafiği yutucu.
Yukarılar ve Boğaz’ın henüz kemirilmemiş bitki örtüsü,
çağından sıyrılan zaman dışı bir İstanbul sunuyor. Kalan yeşilde güz alacası,
buraların sükuneti, az sesliliği, son
bir iki gün ilaç gibi bir kapanış sundu.
Bitti.
Damağımda poyraz sonrası gibi taze bir tatla ayrıldım.